30 Kasım 2020 Pazartesi

28. sayı

Sağ salim silahları almış, kahvenin yakınlarında kuytu bir depoya saklamışlardı. 

Verilen rakam abartılmıştı, 2000 civarı bir sayı söz konusu değildi, taş çatlasa 500-550 tüfek vardı burada. Bu Ruslar bu silahları kime gönderiyordu acaba? Bu kadar içeri adam sokabilme özgüvenine nasıl sahip oldular? Kim yardım etti bunlara? Pertev'in aklında hep döndü durdu ama bir cevap bulamadı. 

Altı gün sonra...

Kaşları çatılmış, nefesi daralmıştı. Sinirden eli ayağı titriyor, içi içine sığmıyordu. Bulmalıydı onları, artık o hadsizler kimse, bulmalıydı onları. Ciğerlerini sökmeli, kafataslarından rakı içmeliydi. İbret-i alem olsun diye kazığa çakmalıydı. Duvarlar üstüne üstüne, koca Trabzon dar gelmeye başlamıştı. Gerekirse üç bin çocuğunu alıp koyulmalıydı aramaya. 

Üstelik Aleksey Petrov hesap sormuş, mektubuyla aşağılamıştı onu. Elbet zarar da verecekti. Ziyanın ise korkusu yoktu, üstelik bu terbiyesizliğine cevap olarak onu öldürmek için Batum'a adam yollamıştı. Onu ve Batumdaki bütün Vor'ları öldürecekti. İtin, intikam almaya canı kalmayacaktı. "Orhaaan" diye seslendi, "Hazırlığını yap Orhan, Pendiğe adam gönder, ekmeğime el uzatanların, ekmeğe uzanan ellerini keserim. "

Gönülden bağlıydı Orhan, Ziyaya. Öl dese hiç düşünmeden helallik ister ölürdü. Hiç vakit kaybetmeden emirler vererek hazırlıklara başladı. Yine Ziyanın kullarından Yahya Reisi de çağırttı. Orhandan sonra Yahya gelirdi Ziya için. Gencecik delikanlı, Pendiğe gidecek ekibin başına geçirildi. 


O gece, otuza yakın adam, Karadeniz'in han hakan tanımayan sularına açıldılar. 



Oturduğu masadan kalktı. Bir iki adım attıktan sonra yürüdüğünü unutmaya başlamıştı. Aklını müjgan ele geçiriyordu çünkü. O güzel mavi gözlerine doya doya bakmak istiyordu. O anaçlığını, o köylü esintisini sonuna kadar yaşamak istiyordu. Onu sevdiği gibi onun da kendisini sevmesini istiyordu. Bir ömür boyunca beraber olmak istiyordu. istiyordu da istiyordu. Bir kaç saat sonra Podimaya ulaşmıştı. saatlerce onun varlığının kutsal kıldığı topraklarda gezinmişti. Gezinmişti, aklında onun hayaliyle. Sahile inmiş, insanları incelemişti. Oradaki insanlar ona ne kadar da şanslı gözükmüştü öyle? Müjganla aynı yerde yaşamak ne büyük şanstı. Aslında çevredeki bu sıradan olan her şey, insanlar, ağaçlar, evler, pazarlar, hayvanlar, balıkçılar, çocuklar, mektepler, her şey, her şey aslında çok sıradandı. İşte Müjgandı bu her şeyi anlamlı kılan, bu kadar sıradanı özel kılan Müjgandı. Sahilde denize karşı simit yemiş, oturaklarda saatlerce oturmuştu. Teknelerin isimlerine bakmıştı. Kedileri ve köpekleri sevmişti. Yürümüş, bir hayli yürümüş, etrafı bir hayli dolaşmıştı. Meydanda boş boş oturan insanlarla beraber oturmuştu. Sonra saat ikindiye varınca kalkmış, Müjganın tam yaşadığı o ıssız mahalleye gitmişti. Podimaya bağlı bir mahalleydi ve Podimaya uzak da değildi. Evet burası ıssızdı, ana yolun üstünde olan ıssız bir mahalleydi, sadece kırk beş, elli kadar ev vardı. Üst tarafı ise ıssızlığın ta kendisi bozkırlarla kaplıydı. Saatlerce de orada dolaşmıştı. Kimi zaman deniz manzarasını görmeye izin veren tünelden mahallenin karşı tarafına geçer, kimi zaman yukarı geri çıkardı. Bir ileri bir geri Müjganın hayaliyle giderdi. İçine sevda kaçmıştı bir kere, artık sıkılır mıydı bu kadar boş bir şekilde dolanmaktan. Ah Müjgan, ben sana darılabilir miyim diye geçirdi. Canın sağolsun dedi kendi kendine. Gözümde o kadar değerlisin, o kadar özelsin ki. Sevgine nail olmak, ah ne büyük bahtiyarlık. İki gözümün çiçeği, yeşilçam ağacım benim. Timam, bakem, hee diyen dilinin o kendine özgü samimi halleri benim içimi yedi de bitirdi. İstemez miyim ömür boyu bunları duymayı. İsterim ya, yandım kül oldum. Allah çıkardı seni karşıma, beni de senin karşına çıkarsın. 

Dejavular yaşıyordu Pertev, sinirlendiren, hem üzen hem umut veren. Gözlerinden öperim Müjgan diyordu, hep başımın üstünde olacaksın. 



12 Kasım 2020 Perşembe

şark hazretlerinin kullarına paylaşmağa değer gördüğü, ufakça bir itirafı.

Şark o gece sabaha kadar düşünmek istemişti, ama becerememişti. Çünkü uzun uzadıya düşünmek, muhasebe yapmak ona göre değildi. Genelde, parçaları sonradan birleştiremez, zamanla yerine oturtamazdı. Hakikati kısa sürede görürdü. Geriye kalan ise eyleme geçmek olurdu, bu da pek yaptığı bir şey değildi. Sonuçta, bu durum, kimi dertlerini günden güne büyütür, kimisinin ise artık son bulması gerekirken günler, aylar boyu yaşamasını sağlardı.