31 Mart 2020 Salı

gerçek şeyh-ül cebel

şark aslında bi muamma
özünde beşer ama inan bunu kullanmaz
tutankhamun öldü onun koştuğu şu kulvarda
hareme gelmeden kesinlikle herhangi bir sunak yak
esasen bunak ya itiraf et utanma
içinde şüphe olanlar bu yüce dağda kutsanmaz
şark
hasan sabbahı esredindi
sarp alamutu avcuna mülkedindi
büzürgümmid gibiler için tek bi dindi
siyanür dolu fıçıları zevkle içti

hoşgörü sanayisi

hoş görmek
eşittir doğruyu çok öpmek
değildir sevgiyi çok görmek
herkesi anlamak bonkörce
küfre gül uzatmak boksörken
döndürür gönül gözünü övüp kanmazsın
altaylı bi şaman olur sövüp saymazsın

30 Mart 2020 Pazartesi

haşşaşin

hasan sabbah alamuta hapsedildi

14.sayı

Ve çok güzel bir sürprizden habersiz bir şekilde camiden dışarı ilk adımlarını atarken başı yerde, yüzü hafif bir tebessüm içindeydi. Karşısında siyahlar içinde birisi vardı. Siyahlara bürünmesine karşın ışık saçıyordu sanki. Pertev'de ki yansıması buydu. Müjgandı o akla kara. Pertev gözlerine inanamıyordu. Aman yarabbim sen nelere kadirsin deyip, şükürler, içinde derya olmuştu. Cennetteydi sanki, onu görmek, hele bu kadar hoşuna giden bir cami avlusunda görmek, hele yaslar içinde yüzerken görmek, hele hiç beklemediği bir anda görmek Pertev'i bir cennetten alıp başka bir cennete sokmuştu. Yavaş adımlarla yanına ulaştı. Her şeye rağmen bulundukları huzur ve edep gereği mesafeliydiler. Faytonla gelmişti buraya Müjgan, arabayı işaret etti. Araba görünümlü saadet kayığına bindiler. Müjgan'ın gözlerinde dizginleyemediği yaşların izleri, dudaklarında son bulan hasretliğin muştusu vardı. Konuşacak, söz söyleyecek dermanı yoktu. Sarılabildi sadece. Yalnız bunun bile Pertev için büyük bir nimet olduğunu hissederdi. İçi de rahattı bu yüzden. Pertev muazzam bir saadet içindeydi. Böyle büyük HUZURların yalnız rüyalarda veya masallarda olacağını düşünmüştü, mutluluğu kadar şaşkındı da. Hiç bozulmasın istiyordu bu durum. O an dua etmese bile, bu bahtiyarlık ortamı aslında Şimşeklerin sahibine bir ibadetti. Yaratıcıyı unutmadan gülebilmek, manevi her kapıyı açardı. Yeter ki niyetler temiz olsun.

Pertev'in evine giderken, biraz yürümek için erken indiler. Müjgan zaten yağmuru severdi. Pertev için ise bu akşamki yağmur bir başkaydı. Sanki tenine değen her damla Allah'tan bir selam idi. Hissedebildiği kadar hissetmek istiyordu o yüzden. Keşfedebildiği kadar keşfetmek. Olabileceği kadar sarhoş olmak.

Evin halini unutmuştu ama Pertev. Her yer dağınıktı, uzunca bir süredir ne temizleniyor ne toplanıyordu. Sağda solda çoraplar, kıyafetler, bir kaç boş şişe, her yer sigara külü ve izmarit. Eve girince Müjgan gibi Pertev de şaşırdı, ama o bunu nasıl unuttuğuna şaşıyordu. Utanmıştı biraz. Böyle ihmalkarlık etmezdi normalde. Gözleri içeriyi iyice süzdükten sonra Müjgana ulaştığında, Müjgan'da -e ben ne güne duruyorum- anlamında bir bakış vardı. Ee doğru ya, bu gün değilse yarın olmayacak mıydı böyle bir durum? Beraber o gece güzelce bir temizlik yaptılar. Müjgan'ın, sen gündeliğe git tarzı esprileriyle geçen bol kahkahalı bir temizlik sürecinin ardından, sokağı genişçe gören, iki yanından ağaç dallarının baş verdiği, evin cumba kısmında koyu birer kahve içtiler. Şu içtikleri bir fincanın kırk yıl hatrı olmasını şu an Pertev'den fazla isteyen yoktu. Müjganın varlığıyla saadet gülleri açmıştı evde. Oturduğu her yer, elinin, ayağının değdiği her yer, bezi kaç saniyede sıktığı, kahveden bir yudumu kaç saniyede içtiği ve kaç yudumda bitirdiği, hemen hemen bir çok detay istemsiz bir şekilde beynine kazınıyordu. Bunlara sebep olan duygunun yansıması kimi zaman çılgınlık kimi zaman teslimiyettir. Eğer bir gün bir yazar çıkıp da “Kara sevda?” “Evet! Dedim.” “İşte insana o çılgınlıkları yaptıran o duygunun adı budur.” veya

"Kara sevda, gözleri bağlı olarak bir uçurumun kıyısında yürümek değil miydi? Birine sevdalanmak, donmuş bir gölde, nerede ve ne zaman kırılacağını bilmene imkân olmayan ince buzlar üzerinde yürümek anlamına gelmiyor muydu?"

 derse haklı sayılmaz mıdır? Güneşi, Müjganın gözlerinde bulurken aklından aynı anda bu düşünceler geçiyordu. Müjgan da buraya nasıl gelebildiğini anlatmaya koyulmuştu o sırada. Müjganların evi dedesinden miras kalmıştı ve uzun yıllar orada oturuyorlardı. İstanbul da ki tek mirasın Müjganın babasına verilmesine herkes razı olmuştu, çünkü herkes köyde memnundu. Müjganın babası da İstanbul da ki taşınmaz mirası değerlendirerek daha sonra bu evi yapmıştı. Burada, hatta Pertevlere yakın bir yerde de halası oturuyordu, geri kalan akrabalar hep Şark vilayetlerinde yaşarlardı. Bundan bir hafta önce en büyük amcası paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek Müjganlara gelmiş, bu amca da kumarbaz ve har vurup harman savuran birisiymiş. Babası vermek istememiş, köye geri göndermeye çalışmış ama gönderememişti. Amca bunun üzerinde daha da hadsizleşerek bu mirasın hepsinin hakkı olduğunu, artık payını istediğini söylemişti, Peder de çok sıkışık olduğu için onun payını bile veremeyeceğini söylemiş, hiç hoş karşılık bulmamıştı. Amca, parayı ödeyemezsen evi sat öyle ver diyordu, resmen dağdan gelip bağdakini kovuyordu. Bir çözüm için diğer kardeşlerin köyden gelmelerini haber etmişlerdi, Müjgan da bu sırada tüm bu tantanadan bunaldığını söylerek amca kızıyla beraber halasına gelmek istemiş, izin de almışlardı. Allahtan, halası da anlayışlı bir kadınmışta buraya gelmesine göz yummuş. E, Müjgana da güveniyormuş zaten. Ellerinden öpmüş, yanaklarını kızartmış öpmekten halasının. Pertev' de sen mi ben mi diye geçirdi içinden, halana bile kurban olurum. Derdini, tasasını anlatması Pertev için önemliydi. Sonuçta onun dertlerine kendi derdi gibi bakıyordu. Bir şekilde amcasına ulaşıp ne lazımsa vermeyi düşünüyordu. Kendisinin bu isteğini söylemediği zaman ona gönül koyacak bir kaç büyüğü vardı zaten. Evet evet, yapmalıydı bunu. Hiç bir şey söylemeden özür dileyip gitsindi amcası. Bahis konusu amca olunca emmi tekrar ağırlık kazandı zihninde. Emmim, bak durumuma diyordu, beni görebildiğini biliyorum. Bak benim kalbimde papatyalar filizleniyor, tebessümüm içten geliyor. Ne dersin halime? Münasip midir başımın tacı?

Ve şimdi, emminin gülmediğini kanıtlayabilecek olan var mıdır?

29 Mart 2020 Pazar

aak

-görüyorum
-ne görüyosun
-görüyorum
-neeeeeeeğğ

gergin görünüşlü adam

zulmediyolaaaar, vahşet var diye bağırıyordu adam.
iri yarı bir adam yanına gitti ve ne zulmü ne vahşeti be gergin görünüşlü adam dedi

-bana zulmediyorlar, mazlumum ben. bu yanimda gördüğün 2 kişi var ya, işte bunlar bana zulmediyor, hayatımı kararttılar

- bu nasıl zulüm, sapasağlamsın, sağlıklısın, göbeğinde varsıllığını ortaya koyuyor.

-bunların zulmü senin bildiğine benzemez ey gün görmemiş kişi. zulüm dediğini illa kanlı sopalı mı sanırsın? işkenceyi sadece fiziki mi bilirsin? Bunlar var ya, ey cahil mahluk, bunların zulmü sevgidir, beni sevgiyle boğarlar, BO-ĞAR-LAR. yanımdan hiç bir zaman ayrılmazlar, bana hiç bir iş yaptırmazlar, tarlamı onlar biçer, ekmeğimi onlar yapar, ineğimi onlar sağar, elmamı onlar toplar, ama ben onlar yapıyor diye  evde otursam bunların hiç birini yapmazlar, hani yanımdan hiç ayrılmıyorlar demiştim ya, bu sefer de evi temizlerler, yemeğimi kendim yiyemem elleriyle yedirirler, kitap okumak istesem elimden alıp onlar bana okurlar, yazmak istesem yazdirmaz, sen söyle biz yazarız derler, kiyafetimi onlar giydirirler, banyo yapmak istesem beni onlar yıkarlar, yalniz tuvalet bile yapamam, ve ne de var biliyor musun? karımın yatağına bile yalnız sokulamam. bunları hep sevgiden yaparlar, beni çok severler, delicesine, taparcasına severler, onlardan nefret ediyorum ama bu yüzden kızamıyorum, ne kadar kovsam fayda etmiyor, ne kırılıyorlar ne gidiyorlar. hayatımı mahvettiler, mahremiyetime tecavüz etmedikleri saniye yok, zaten mahremim de kalmadı. Şimdi anlıyor musun benim zulmümü, çaresi yok bu derdin, sevginin acısını çekiyorum ben, şimdi anlıyor musun beni ey dert bilmez şaşkın tanrı kulu?


-ben alisigim katle, mesleğim bu, acı çeken ruhların acısını dindirmektir işim, ölümün geldiğini gördüklerinde yaşadıkları dehşeti sonlandırırım, celladım ben. simdi söyle bana, hanginizin son nefesine şahit olayım?


-ey acımasız cellat, sen cahilliğini kanıtlamış bulunuyorsun. sen bilmez misin ki onların ölümü benim ölümüm, benim ölümüm onların ölümü, hepimizin ölümü-kendimi geçtim- iki masum canın hakkı demek. Onların tek işi beni sevmekken, bunun vebalini Allaha nasıl öderim? O verdi, o alır. Demek ki bu da benim ahret sınavım. Ey imansız katil, zihni kıt rezil insan, sen farkında olmadan büyük bir iş yaptın, sen öldürmek çözümünden bahsedince aklıma güzeller güzelini(allah) soktun. Sen bana sabretmem gerektiğini farkettirdin. Senin selametin için allaha dua edeceğim, sana biraz kulluk vermesini isteyeceğim, şimdi var git yoluna.


Cellat gidince iki aşık yüzlerinde nurani gülümsemelerle adama döndüler

- ey gönlü güzel, fikri güzel insan. andolsun sen çok doğru bir iş yaptın. allah seni çok sevdi ve sınamak istedi

dediler ve ışıltılı bir beyazlıkla toz bulutunun dağılması gibi taneler halinde yok oldular.


şark
05:03 insanı kıskıvrak yakalayan saat dilimleri


ins..........an

insan, karmaşıklığın ve çözülemezliğin ete kemiğe bürünmüş hali.
aynı zamanda bir o kadar da çözmesi kolay bir varlık.
akılla baktığın zaman insanı çözersin.
ama duygular yokmu...
kudreti gerçekten büyüktür.
aklı kapıların ardına kilitleyebilecek potansiyeldedir.
ve bu ikili genellikle geçinemez.
aklın kilitlenmesine şiddetle muhalifim.
duygunun tek hökümran olmasına da
bunlar zaten zor şeylerdir.
duyguyla aklı barıştırabilen insan ise
her koşulda iyi insandır.
ama unutulmamalıdır ki
hırsızlık fikri aklın
kin gütmek duygunun işidir

ve, bir ömür nasıl yaşanır?

ibrahim tatlıses-şemmame dinleyerek.

25 Mart 2020 Çarşamba

13.sayı

İnsanların kaygılı bakışları arasında saatlerce gözleri açık ama kör bir şekilde oturuyordu Pertev. Normalde şen kahkahaların cirit attığı bu kahvede günlerdir asil kara bulutlar egemendi. Pertev'in ruh hali uğurlayabilirdi sadece o bulutları. Akşam ezanıyla irkildi. Günlerdir hiç bir ezanı işitmemiş, algılamamıştı. Çobansız ve köpeksiz bir koyun sürüsü görmüş aç kurdun sürüye dalma güdüsü elinde olmadığı gibi Pertev'de camiye gitmek için elinde olmayan bir istek duyuyordu. Her adımında, içinde, huzurdan yapılma dumanlar yükseliyordu sanki. Ateşi olmayan bir duman.

Alman çeşmesi şeklinde ki şadırvana oturdu abdest için. Su buz gibiydi ama tenine değen her bir su damlası cennetten bir esenlik getiriyordu sanki.  Hem bu yüzden, hem cemaatin dağılmasını beklemek için yavaştan alıyordu abdesti, tir tir titrediğinin ise farkında değildi. Cemaatin çıkmasıyla girdi camiye. Alçak kubbeli mütevazi bir camiydi. Duvarların alt yarısı kahverengine kayan açık kestane rengi ahşap kaplamayla kaplıydı, duvarı boydan boya tek raf halinde dolaşan rafa koyulan gücünü yitirmiş mumlar loş bir hava katıyordu ortama. Yerden, hamam tipi ısıtma şekliyle ısıtılıyordu camii. Mihrap da ise altın renginde Allah yazısı hemen dikkat çekiyordu. İnsan bir kez görse, bir daha unutmak istemezdi burayı. Mumun pek aydınlatmadığı bir köşede kapadı gözünü, durdu namaza Pertev. Çok etkilendiği bir andı bu. İlk bir kaç dakika dua bile edemedi, öylece bekledi. Sadece acı hissediyordu. Sonra yavaşça secdeye kapandı. Utanıyordu Allah'tan. Eziliyordu karşısında. Kesik kesikte olsa başlayabildi dua etmeye. Rabdan aflar, özürler diledi. Emmisinin, anasının babasının ruhuna dualar etti. Katında, acı çekmesinlerdi. Böğürtlene de dualar etti."Emmim en azından senin yanında, böğürtlenim kimin yanında, sen niyetleri, içleri bilensin, ihtiyacım kadarını bana göster, beni de benden iyi bilirsin. Eğer değilsem, sana layık bir kul nasip et beni. Bundan yüce değişim yoktur."

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu ama huşu yağmurlarının yağdığı bir namaz kılmıştı. Arkasına dönünce İmam Sadığın duygulu gözleriyle karşılaştı. Tam ağzını açıyordu ki, İmam, eliyle sus yaptı ve sarıldı sımsıkı Pertev'e, saçlarını okşamış, konuşmasına izin vermeden haydi git demişti. Tanırdı Pertev'i, gülünü de dikenini de bilirdi. Hafiflemişti sanki Pertev, adı batsındı alkolün. Uyuşturmaktan başka ne işe yarardı? Asıl çözüm, Allaha sığınarak hareket eden dinç kafadaydı.

PAPAZLAR ORUCU BOZUCAK

Bakmayın kusura geziyom elimde bozuk bi pusula
Herkesin bi zihni var ama sussalar kavuşcam sonsuz bir huzura
Bakmayın kusura kafamda binlerce sorun var şu sıra
Herkesin bi zihni var ama benimki benziyo Vespa'nın namlusuna
Büyüdükçe büyüyo du kavga
Ciğerimiz çürüyo dumandan.
Ama buna gülüyorum hala
Gülebilmek için bedel ödüyorum hatta.
Düşüyo krallar yok oluyo göz göre göre vurulanlar
Hoca geleceği görüyo rüyada
Acımızı sömürüyor ağlaklar.
Zakkuma dönüşüyo zambaklar
Yolunuzun dönüşü yok ahmaklar
Arasında bölüşüyo paylar dar
Kara suratlarınıza saydam Ra darbesi
Kan sahnesi bi' vatan
Bi ömre bedel mi bi hata
Satıldım yeterli fiyata.
Kederli görünmek geçerli fiyaka
Ve sorun başından beri bu
Ve sonun başından geri dur
Kürsüde ellerim kanarken
Vekiller dicek ki: Kaçın lan deli bu
Bu sistem kaç yıldan beridir böyle
İstersen açlıktan geberip ölmek
Onlarla git hadi ve geri dönme
Korkunun bedeli bu

Fatih Uslu


12.sayı

Güneşin bulutlarla hakimiyet kavgası içinde olduğu bir gündü. Emmi, daha yıllar öncesinde mal varlığını Pertev'e bırakmış, ölüsünün bile hayrını göstermişti. Pertev, bir hafta boyunca kahvedeki hiç bir şeyden ücret almamıştı. Sabah girip akşam çıkıyordu dükkandan. Geceleri de alkole vermişti kendini. Uyuyamıyordu yoksa. Evden dükkana gitmek niyetiyle çıkabiliyordu sadece. Başka bir yere gidemiyordu. Müjgan da hep aklındaydı. Belki Podimaya gitmek, sadece orada bulunmak bile bana iyi gelebilir diye düşünmüştü ama o da olmamıştı. Gidememişti. Tek gidebileceği yer dükkan ve vodka çiftliğiydi. Bir kaç tanıdığı durumunu gözlüyordu ama kimse bir şey diyemiyordu. Asabileşmişti son günlerde. Doluydu çünkü. Bir çok duygu mevcuttu benliğinde ama sonuna kadar yaşadığı bir tek üzüntü vardı bu sıralar. Üzüntü, onda sinir meydana getirmişti. Aksi olduğu zamanlarda kimsenin kalbini kırmamak için bir köşeye çekilmeye başlamıştı. Bu sağduyuyu da emmisi kazandırmıştı ona. Ufakça bir oda yaptırmıştı kahveye. Emminin oturduğu masa ve sandalyeleri, küllüğünü, bardağını, en sevdiği tabloyu, duvar halısını, her bir şeyini oraya sanki bir gün çıkıp gelecekmişçesine hazırlayıp yerleştirmişti. Takıntı edinmiş, neredeyse on dakikada bir emmi ordaymış gibi kapıyı açıp içeri bakıyordu. Ciğeri yanıyordu her defasında. Nefesi kesiliyordu. Bazen Allah'a bile küfürler edecek, isyan edecek seviyeye geliyor, hemen tövbe ediyordu. Kabullenemiyordu yokluğunu. Kabullenemezdi o, fıtratına tersti. Sevdiği birinden vazgeçemezdi. Gözü görmez, kulağı duymaz, dili konuşmaz ama vazgeçemezdi.

23 Mart 2020 Pazartesi

11. sayı

Kapısının yumruklanmasıyla fırladı yataktan Pertev. Mutfaktan ekmek bıçağını kapıp, aniden açtı kapıyı. En azından bir şaşkınlık da karşıdaki geçirsindi. Geçirdi de. Lakin aklına gelen başına gelmemiş, arkadaşı Selimi bulmuştu karşısında. Hiç de hoş bulmamıştı işin aslı. Gözleri kan çanağı, saçı başı darmadağın olmuştu. Az sonra Mahşerin atlısı gibi çökecek bir haber verecekti Pertev'e. Hurşit Emmi ölmüştü. Kalp krizi geçirmiş, olduğu yere yığılmış, sarı bıyıkları yerle buluşmuştu.
Selim, nasıl söyleyeceğini bilemiyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu, sadece Emmi diyebilecek cesareti vardı, öyle de yaptı. Pertev, kalbinin yarıldığını hissetti. Tarifsiz bir sızı duyumsadı orada. Gözleri karardı, ayakkabılığa zorlukla tutunarak dik durabildi. Kendini yasladı ayakkabılığa, tüm kuvveti çekilmişti adeta. Elindeki bıçak düşmüş, sağ ayağına saplanmıştı. Onun bile farkında değildi. Selimin toparlamasıyla Morga gittiler. Çok zor bir kaç gün geçirdi Pertev. Uyutmak zorunda kaldılar. Ne birini dinliyor, ne tedavi oluyordu. Bunun için uyutmak zorunda kalmışlardı. Kendinde olduğu sürece hiç ayrılmamıştı Emminin cansız bedeninin dibinden. Tabutun başında bulunmuş, Cenaze namazını bile o kıldırmıştı. Toprağa o bırakmış, tahtaları o koymuştu. İlk toprağı, son toprağı o atmıştı. Su dökmüş, gül koymuştu. Muazzam bir kalabalık vardı cenazede, emminin elinin değdiği çok insan vardı. Taziye dilekleri uzun sürmüştü, üzüntüsüne rağmen herkesin bir an önce gitmesini istiyordu. Herkes gidince yakın bir kaç kişi kalmıştı, artık bağıra çağıra da onları göndermişti Pertev. Ağlamamak için zor tutmuştu kendini, şimdi ise kimsenin olmasını istemiyordu orada. Emmisiyle yalnız kalınca, saatlerce kah kesik kesik kah hüngür hüngür kah hıçkıra hıçkıra ağladı. Gece yarısına kadar oturdu orada. Arkadaşları zorla götürmeseydi belki sabaha kadar oturacaktı. Ölüsü bile olsa yakındı emmisine çünkü. Toprağın altındaydı sadece. Metreler vardı aralarında. Yüreğinin parçalanmasını bu dindiriyordu bir nebze. Sadece, emmisi ile yalnız kalmak istiyordu, rahat bırakılmak istiyordu. Ama ne gücü ne takati vardı arkadaşlarına direnebilecek. Evine götürdü arkadaşları Pertevi. Hiç bir söylenene cevap vermiyor, kimseye bakmıyordu. Gözlerini karşısına kilitlemişti, küçüklüğünde yaptığı gibi. Duvar bomboştu ama emmisini görüyordu orada. Arkadaşları da Pertev'in bu haline perişan oluyorlardı. Hiç iyi değildi durumu. Bir şekilde uyutmaları gerekiyordu çocuğu. İki kişi, zar zor, güreşe tepine bayılttılar Pertev'i.

Aslında, her ne kadar arkadaş da olsalar, hadlerine değildi bunu yapmak. Kendisine böyle bir baskı uygulanmasını hiç sevmezdi Pertev. Üstelik bu sefer cehenneme düşen bir kuzuydu da. Gözünü kapar, kime ne yaptığını bilmezdi. İyi ki, gücü yoktu. İyi ki, daha sonra arkadaşlarının bu hareketini mazur görebileceği bir empati yeteneği kazandırmıştı ona Emmi. Varlığına şükür derdi emmisine, kime diyecekti artık bunu? Bu kadar büyük bir güvenin nağmeye bürünmüş halini kime söyleyebilecekti? Güven, hayat pınarlarından birisiydi onun için. Bu pınar, eksik mi kalacaktı artık? Böğürtlenim dediği Müjgan'a diyebilir miydi acaba Varlığına şükür? Derdi büyük ihtimalle. Hatta ihtimali yoktu bunun, kesindi. Lakin Müjgan dermiydi ona, Varlığına şükür? Şu zamanlarda Müjgan yanında olsa ne iyi olurdu. Emindi, emmisinin yüzü gülerdi yukarıdan buna. Yüzü ne demekti hatta, gözlerinin içi gülerdi. Yeğeninin gülmesine, gözleri gülerdi onun.
 Ölüler güler miydi hiç? Kimse görmedi diye, ölüler gülmez midir?

.

17 Mart 2020 Salı

10.sayı

Başka bir şey olmasını istemezdi, daha önce aklında böyle bir olasılık kuvvet bulduğu zaman gereken cevabı almıştı Müjgandan. O yüzden, başka bir sebep varsa en azından bilgilendireleceğini biliyordu. Öyle söylemişti çünkü Müjgan, hiç bir şey göremese bile, hatta bilemese bile, Pertev o sarsıldığı günden itibaren inanıyordu ona. İnancın bir çok boyutu olurdu. Bu da o boyutlardan biriydi. Hem de en tehlikelilerinden biriydi. Başka bir insana duyulan inanç, felaketlere yol açabilirdi. Çünkü tamamen onun tasarrufundaydı. Tamamen ona bağlı. Ama insan, hayatı boyunca kimseye inanmadan yaşarsa yaşamış da sayılmazdı. İnancın açtırabileceği çiçekleri koklamadan ölen insan, dünyadaki asli görevlerinden birini yapmamış sayılırdı. Bu yüzden doğru insana duyulan inanç çok önemliydi. Doğru insana inanırsan, sana bereketi yaşatır. Yanlış insana inanırsan, gün gelir elbet kıtlığı yaşarsın.
Düşünceleri bir bir değişiyordu Pertev'in. Zihni onu bir oraya bir buraya sürüklüyordu. Sanki iki iri yarı adam onu birbirlerine fırlatıyordu sürekli. Ve bundan eğleniyorlardı. Pertev'e düşen ise yaşlı gözlerle bu işkencenin son bulmasını beklemekti. İki iri yarı adamın aslında kendi olduğunu bilse, acaba güler miydi haline?

Önüne çıkan hemen hemen aynı yaşlarda olduğunu anladığı bir kızla çarpışınca, ufakça şaşkınlık dalgası geçirdi. Çarpışmak üzereydiler. Beline kadar uzanmak üzere olan, kıvırcık, siyah saçlı bir kızdı bu. Gözlerinde bir ezilmişliğin izleri vardı. Kaşlarının yukarı doğru olan sivriliği ona vahşi bir hava katıyordu. Aynı durum çenesi için de geçerliydi. Ufacık bir burnu vardı. Pertev, anında tanımıştı bu kızı. Makbule idi bu. Geçmişte kız arkadaşıydı. İyi de anlaşırlardı. Pertev'in hiç canını sıkmayan bir kızdı Makbule, ilişkileri boyunca. Gözü Pertev'den başkasını görmez, olabileceği her yerde yolunu gözlerdi. Pertev bunu, gözünün kendisinden başkasını görmediğine yormuştu. Çevreden herhangi bir duyum da gelmemişti. Gelen bir iki habere de, güvencinden ötürü itibar etmemiş. Haberi verenlerin dahi kalbini kırmıştı. Nereden bilsindi, doğruyu söylediklerini. Meğerse, Makbule'nin yolları gözlemesinin sebebi, gözlerinin bir an önce Pertev'e kavuşması değil de, Pertev'e yakalanmamasıymış. Allah bir şekilde işleri rayına oturtuyor, bu sefer de öyle olmuş, yaşanması gerekeni yaşatmıştı. Pertev, Makbuleyi, ilçeler ötesinde, rastgele görmüştü. O civarlarda işleri vardı ve hesapta hiç olmayan bir şeye tanık olmuştu. Makbule birisiyle el eleydi, şimdi de öpüşmeye başlamışlardı. Önce gözlerine inanamadı, kapayıp bir daha açtı, görüntü aynı görüntüydü. Kendini tokatladı, görüntü aynıydı. O şok birden acıya dönüşmüş, acı da sinire dönüşmüştü. Bir tandığına ait olup başka bir hatırlı tanıdığına teslim etmek üzere aldığı, koleksiyon amaçlı ama faal halde olan bir tabanca vardı üstünde. Hemen yanında ki çöpe atıp, Makbulenin olduğu parka hızlıca yürüdü. Yanlarına varana kadar ikisi de durumun farkında bile değillerdi. Diplerinde bitince bu da kim diye Pertev'e baktıklarında Makbule bayılmış, çocuk ise hemen bankın diğer tarafına atlamış, güvenli olacağı bir mesafeye çekilip, yerinde mıhlanmış olan Pertev'in tepkilerine bakıyordu. Pertev, öylesine derin bir sinir hissediyordu ki, adeta Makbule'nin kafasını koparmak, leşine bile işkence etmek istiyordu. Kızı tam döverek ayıltmaya girişecekti ki, Hurşit emmi belirdi gözlerinde. Şiddet hayattaki ezici çoğunluktaki olaya çözüm getirmediği gibi, bu konulara da çözüm getirmeyecek demişti zamanında. Şimdi de hayali aynı şeyi söylüyordu. Pertev, kendi çenesine bir yumruk atarak kendine anlık bir sakinleştirici uyguladıktan peşisıra kıza, normal düzeyde ama nefret dolu bir sesle "ikiyüzlü kaltak" dedi. Bunu duymamıştı kız, duysa da bu ona yetermiydi, yetse bile Pertev'in eline ne geçecekti? Varsın bu ona yetmesindi. Önemli olan Pertev'in ne hissettiğiydi artık onun için. Bir başkasını düşünmekten vazgeçtiği anlardan birisi olmuştu bu onun için.

Çocuk ise yavaş yavaş geriye adımlar atıyordu. Pertev, çocuğun üzerine doğru ilk adımını atar atmaz, çocuk yerinden ok gibi fırlamış, koşmaya başlamıştı. Hemen arkasında ki, çok ta derin olmayan dereyi, farkedememişti. Farketse bile, Pertev'in yıllar önce yaşadığı durumla aynı değildi onunkisi. Arkasındaki tehlike daha büyüktü. Çocuk dereye düşmüş, Pertev, kısa korkulukların dibinden çocuğa bakıyordu. "daha sevgilini savunamıyorsun, korkak orospu çocuğu" diyerek tiksintisini vurmuştu yüzüne. Daha sonrası hiç umrunda olmayarak çöpten emanetini alıp yoluna bakmıştı.


İşte uzun zaman sonra Makbule ile gecenin köründe yalnız başına karşılaşmıştı. Makbule de onu tanır tanımaz, Pertev'in asla ummayacağı bir şekilde, göğsüne sarıldı. Boğazından hıçkırıklar, gözlerinden yaş geliyordu. Pertev, kızı itip "Anne timsah aç kalınca yavrusunu yer de, sonra ağlar" dedi ve ekledi "Eğer şu an bana rahatsızlık vermeye devam edersen, sana, yapmadığımı yaparım."

Bu karşılaşma içten içe sinirlendirmişti Pertev'i. Sakinleşmek için hızlıca eve doğru gidip, sokağın emektar sakini Çakır isimli köpeği sevmeye başladı. Peşinden Tarçın'da eklendi bu kervana.

16 Mart 2020 Pazartesi

9.sayı

Günün nasıl bittiğini anımsayamamıştı. Zaman kah zulum kah normal şekilde geçmişti ama son zamanlarda gayet sıradan olan bu durum bugün garibine gidiyordu. Eve gidiyordu ve gittiği yol farklı bir yoldu. Buraya nasıl gelmişti, onu da hatırlamıyordu. Gece geç olmalıydı, kimsecikler yoktu etrafta, büyük ihtimal saat gece yarısını geçmişti çünkü hiç açık esnaf da yoktu etraflarda. Yürüyordu ama adımlarını attığını hissetmiyordu. Acı bir huzur vardı sanki benliğinde. Havadan dolayıydı galiba bu. Çok hafif çiseleyen, ıslatmayan ama değdiği noktayı okşayıp ferahlatan, rüzgarın emrinde varla yok arası bir yağmur vardı. Rüzgar ise vücuda değen yerleri üşütmeyip, sadece keskin bir soğuğun varlığını hissettiren cinstendi. Bir an etrafın ayrımına vardıktan sonra kendini tekrar düşüncelerinin kucağına bıraktı. Evet, Müjgandı gene zihnini bile esir alan. Çok zorlanıyordu, var olan durum onu çok zorluyordu. İnancın kudreti, sürecin zorlanmadan geçireleceği anlamına gelmiyordu. Müjganın kendisini izlediğini, gördüğünü hissederdi bazen, şu an olduğu gibi. İlahi bir bakış açısı gibi, sanki, hem Pertev'in gözünün gördüklerini hem dışarıdan Pertev'i gördüğünü hem de an be an Pertev'in hislerini gördüğünü hissederdi. Hissettiklerimi görüyor diye geçirirdi aklından. Böyle zamanlarda ondan bir cevap beklentisine girerdi. Ama ne büyük bir imkansızlık beklediğinin hemen farkına varırdı. Kız, ta boğazın karşı yakasında oturuyordu. Aracı mı vardı, gönderebilecek güvercini mi? Mektup gönderebileceği adres bilgisi mi? Ta buraya gelip onu mu arasındı, velev ki geldi diyelim, onun çektiği o kilometrelerce yollar Pertev'in boğazına oturmayacak mıydı? Tabi bu, yaşayacağı mutluluğun yanında çerez tadında kalacaktı. Ayrıca, kaldı ki, bunları niye yapsındı? Belki, sabır ve emeğinin boyutlarını sınıyordu. Böyle bir sınav için Pertev, Çini yağmalamak için baharı bekleyen Moğol süvarisi gibi istekliydi. Belirsizliğin sebebinin, onun kesinkes emin olma sürecinden başka bir şey olmasını asla ama asla istemezdi.

15 Mart 2020 Pazar

8. sayı

Daha doğrusu görse bile en ufak bir umut kırıntısı için yolun sonuna kadar giderdi. Dahası da vardı, emmi nereden bilsin çocuğu Müjgana itenin sadece karakter meselesi olmadığını, ki sadece böyle olsa bile bu küçümsenecek bir durum muydu ki? Sadece bu bile bütün gönülleri birleştirilebilecek bir güce sahipti. Kaldı ki Pertev'in hissettiği İlahi bir emirdi sanki. Tanrı, yürü kulum diyordu. Ne olursa olsun sen yürümeye devam et. Senin yürümen seni her gün daha da temiz kılacak. Senin ona yürümen, seni her gün bana daha çok yaklaştıracak. Ne kadar zorlansan da ben sizin genç yaşta dünyanızı kurtaracağım, dünyanızın kurtulması, ahiretinizi de kurtaracak. Allah, Pertev'e adeta bunları fısıldıyordu. Şimdi, Emmisi Pertev'i çok iyi tanısa da karşı koyamayacağı bir gücün onu yönlendirdiğini nasıl bilsindi? Onun tek derdi, yavrucağı üzülmesindi. Gülüşleri sahte olmasın, gerçekten gülsündü.

İki yandan ağaçlarla çevrili, ufak şirin dükkanların olduğu yürüyüş yolunda yürürken Pertev'in aklında yine Müjgan vardı. Gerçekten bir saniye bile çıkmıyordu. Şu an için Müjganın ne hissettiğini tam olarak bilemiyordu ama kendisi onu gerçekten her saniye düşünüyordu. Bunu durdurmayı çok denemişti ama başaramamıştı. Tatlı yenilgiler diyordu aklında bunlara. Ansızın, kafama bir elma düşse de hafızamı yitirsem diye geçirdi aklından. Newton'a yer çekimini farkettiren elmadan, o, hafızasını sildirmesini istiyordu. Aynı eylemin farklı sonuçlanması olmayacak şey de değildi zaten. Ama böyle olmazdı, hafızası yitse ne olacaktı, başka acıları, başka dertleri olmayacak mıydı sanki? O yüzden güçlü olup, karşısına çıkanlarla mücadele etmeli, sonuçlarına katlanmalıydı. Mücadelesiz hayat esirlikti ona göre. Hem emin değil miydi o Müjgandan? Ne kadar sürse de olacak demiyor muydu? Gün gelecek o bana benim ona güvendiğimden daha çok güvenecek demiyor muydu? Bunlara paralel olmayan her hangi bir şey düşündüğü için kendini cezalandırmaya karar verdi. Ama bu kadar çocukça bir karar olmaması için de, üç saniye içinde şu beş metre ileride, solda ki çınar ağacının dibindeki bankta olamazsam kendime üç tokat atacağım dedi. Tokat yememek için, düğünde, salonu bulamayan akrabayı almaya giden düğün sahibi gibi hızlı adımlarla banka yetişti. Aslında bu ufak oyunu da çocukçaydı. Kaldı ki çocuk olmak da kötü bir şey değildi. İnsanlar büyüyünce kötü olurdu. Çocuk yanı ölen insan ne şanssız, ne felaketlere yol açabilecek bir insandı. Ne kendini mutlu edebilir ne başkasını mutlu edebilir böyle insanlar. O yüzden, yüzüne yansımayan bir tebessüm dalgası yayıldı içinde.

11 Mart 2020 Çarşamba

7. Sayı

Daha sonra, çocuğu güçlükle eve götürmeyi ikna etmişti Hurşit. Pertev hiç mi hiç istemiyordu gitmek, gecesinde gerisingeri dönmek için mi kaçmıştı evden? Hurşite de çok direnmemişti, kabul etmişti eve gitmeyi. Bu sonucu kolaylaştıran en önemli etken ise annesinin perişan olmaması isteğiydi. Pertevin ciğeri bir yandıysa anasının on yanmıştır. Ve anasının üzüldüğü düşüncesi bile tarifsiz bir acı veriyordu. Babası ise zaten çok umursamıyordu. Onun yaşındayken ben de evden kaçmıştım, bir şey olmaz ona diye teselli veriyordu eşine. Aslında o da içten içe kalbine bir hançerin saplandığını hissediyordu. Biraz sonra gelecek olan Hurşit, çocuğu nereden çekip aldığını söyleseydi belki o bıçak daha derine bile saplanabilirdi. Ama bilmedi ve bilmeyecekti. Komik bir şekilde netti bu konuda Pertev.

Sonunda çocuğu bırakmıştı Hurşit. Acı-tatlı çaylar içildi. Babaya el altından sopa gösterildi. Normalde kimseye söylettirmeyeceği sözleri, içinde bulunduğu durum dolayısıyla alttan bile almıştı babası. Değişimin, elle tutulamaz ve sayısız bir çok işareti vardır, bu da onlardan biriydi Pertev için.


Işte böyle tanışmıştı Hurşit emmisiyle ve yillarca bir çok konuda sayısız yardim görmüştü ondan. Sayesinde, nice belalardan kurtulmuş, nice dersler almıştı. Bu yüzden, ne yapda azdı onun için.



Emmi dükkana girince eline sarılmış, ---kurtulamayacakmıyız be senden deli oğlan - ironisiyle karşılık bulmuştu. Ayrıca, emmi el öptürmezdi. Pertev de her defasında öpmeye yeltenir, emmi de her defasında geri çekerdi. Bu, aralarında yılların seremonisi olmuştu. Prusya ekolü minvalinde bir disiplinle hiç şaşmazdı bu.
Pertev, emmisinin çayını kahvaltısını önüne koyduktan sonra müsaade ile ayrıldı oradan.



Hurşit, bu çocukta bir haller olduğunu seziyordu. Onun ruhunu iyi okumuştu bu zamana kadar. Güveni zaten tamdı ona. Kimseye yanlış bir şey yapmazdı, çünkü kendince ister istemez bazı şeylere tanık olmuştu. Dua etti, inşallah yavruma da kötü bir şey yapmazlar.

Her ne kadar Pertevin gözlerinde, uçurumdan sonra bile "eve gitmeyecegim" diyen direncin bakışları egemen olsa da, annesini düşündüğünde gözlerine yerleşen hüzün ve bağlılığın bakışları karşısına çok sık çıkıyordu bu aralar. Pertevin tutkusunu bilirdi o, kendi mezarını kazsa görmez.

6.sayi

Baba dedigin böyle olmalıydı işte, ömrü boyunca evladına çelikten kalkan olacağını hissettirmeli, ağzından çıkan her sözde güven vermeliydi. Oysaki Hurşit emmisi ne babasıydı ne de babaydı. Demek ki bu özellikler insana baba olunca otomatik olarak yerleşmiyordu. Karakter meselesiydi. Daha o yaşta idrak etmek zorunda kaldı bunu. Böyle bir baba olmayacaksam hiç baba olmayayım daha iyi diyordu. Yediği dayaklardan çok, düşürüldüğü duygusal boşluk canını yakıyordu. Şunu kolayca söyleyebilmek için bir insanın çok yıpranması, sancılar geçirmesi gerekiyordu: Varsın olsun, bir musibet ona Hurşit emmiyi kazandırmıştı. Olaya ıyi yönünden bakan insanların bir çoğu da aslında buna zorunlu kalmıştır. Uzun bir süre buna gayret edip binbir zorlukla bunu icsellestirebilenler de çoktur. Insanın bazen başka çaresi kalmaz. Binbir kahrin sonu, gene tehlikelerin olabileceği lakin ışıklı bir yoldur kimi insan için. Bu insanlar mı şanslıdır yaralarına rağmen, yoksa dertsiz bir hayat sürenler mi? Doğanın, zayıf olanı yediği hakikatiyle bakarsak; acılarını kalkana dönüştürebilen insandır, şanslı olan, diyebiliriz. Eğer başarılı olursa, bu şans tamamen bileğinin hakkı, zehrin sunduğu panzehirdir.

9 Mart 2020 Pazartesi

5.sayı

Sabah erkenden Hurşit emminin kahvesini açtı. Suları ısıtıp çayı demledi. Ilk bardağı kendisi içti. Günün ilk çayından büyük bir keyif alırdı. Sigarası hiç eksik olmamakla beraber kimi zaman bu ekibe bir gazete kimi zaman bir plak eşlik ederdi. Bazen de bu sabah olduğu gibi plak eşliğinde yoldan gelip geçeni izlerdi. Huyu gereği gelen ilk müşteriye içinden sövdü. Zorunlu olursa elinden gelen her işi yapardı ama geleceğine birikim sağlamayan basit hizmet işlerini sevmiyordu. Sövmesi de buradan geliyordu. Hoş, bu da işi değildi zaten.
Ara sıra erken gelip Hurşit emmisinin dükkanını açar, her şeyi hazır hale getirirdi. Konumu, statüsü, yaşı ne olursa olsun bunu yapmaktan hiç erinmezdi. Kendince kardeşlik, torunluk yapardı ona. Bir dediğini iki etmez, her ihtiyacına koşmaya çalışırdı. Yeri başkaydı emmisinin. Ben böyle iyi bir insanı hakedecek ne yaptım dediklerindendi. 12 yıl önce babasından yediği dayaklardan gına gelmişti perteve. Evden kaçmıştı. Gidecek kimsesi yoktu. Akşam ezanına kadar vakit geçireyim, babam oraya gelmez düşüncesiyle  hayaltepeye çıktı. En izole yerine gidip o yüksek yerden manzarayı izlemeye koyuldu. Hemen önü uçurumdu, bu yüzden aşağıya hiç bakamıyordu. Gözlerini tam karşıya kilitlemişti. Ve dalmıştı. Bu dalış, hem ölümüne hem yaşamına sebep olacaktı.
Buralarda çok köpek vardı ve hep saldırırlardı. Her defasında defetmeyi de bilirdi pertev. O yüzden tepeye çıkarken hiç düşünmemişti. Ama bu sefer işler öyle gelişmedi, defolan pertev oldu. Hemen arkasından haykıran gür havlama sesleri, dalmış olmanın meydana getirdiği arttırıcı etkiyle onu dehşete düşürmüş, bir düzine çiviye sertçe oturmuş gibi ileri atılmıştı. Bahtsız bedevinin önündeki tehlikenin daha büyük olduğunu idrak edebilecek zamanı dahi olmamıştı. Pertev, sonraki hayatı dahil hic bir zaman böyle korkmamıştı. Köprüden geçerken aşağı bile bakamazdı o. Hayat, onu tam da kabusunun kucağına atmıştı. Ama, allah, şükür kapılarını hiç bir zaman kapatmaz. Düşüşün ikinci saniyesinde tutunduğu kayada öğrenmişti bunu. Vargücüyle sarılmıştı kayaya. Kaya da ona sarılmıştı. Birbirlerine kavuşan iki sevgili gibi. Tutunmuştu tutunmasına ama, buradan kendi başına çıkmasına imkan yoktu. Rahat olabileceği bir pozisyona geldi. Köpekler hala havliyordu yukarıdan. Yetmemiş miydi zaten bu yaptıkları?
Yardim çağırmak istiyordu ama belki babası duyar diye havanın kararmasını bekleyecekti. Babası, büyük ihtimal, zaten akşam gelir diye eve çekilmiştir diye düşünüyordu. Ama tedbirli olmak istiyordu.
Hava kararınca sesini kademe kademe arttırarak yardim istemeye başladı. Imdat diye bağırıyordu.
Yaz aksamıydı, pek üşümüyordu zaten. Bu biraz moral oluyordu ona. Ama kimse gelmiyordu. Bağırmaya devam ederken sözler veriyordu kendine. Sigaralarını gözünün önünde kırıp yedirecekti babasına büyüyünce. Hatta evden kovacaktı. Hem çok öfkeliydi hem de çok korkuyordu. Sinirleri allak bullak olmuştu. Ağlıyor, bağırıyordu. Tam da bu sırada köpeğini gezintiye çıkaran hurşit akarsu sesleri farketmiş, pertevi bulmuştu. Bekle dedi perteve, ağlama oğlum, hemen kurtaracağım seni buradan diyerek ümit veriyordu. Hursitin yüreği dağlanmıştı, ağlayarak koşuyordu arabasına. Kim bilir kaç saattir oradaydı o cocukcagiz. Kim bilir ne kadar korkmuş, ağlamıştı.
Bagajdan kaptığı halatı aldığı gibi çocuğun yanında bitti. Sakin ol e mi kuzum, geçecek şimdi her şey diyordu. Ikisi de ağlaşıyordu. Halatı perteve sarkıtıp sımsıkı bağlamasını söyledi. Pertev bağlama bilmiyordu, ben sıkıca tutunurum abi dedi. Elmecbur kabul etti hurşit. Dualar eşliğinde, hüngür hüngür halatı çekmeye başladı. Her saniye canından can gidiyordu sanki.
Pertev düze çıkar çıkmaz öyle bir sarıldılar ki adeta bir bütün olmuşlardı. Maddenin ötesinde manevî bir bütünlüktü bu. Bıraksa tekrar düşecekmişçesine sarılıyordu çocuğa hurşit. Yavrum, kuzum diyor, sel gibi  gözyaşları dökülüyordu gözlerinden. Pertev, öyle bir sahiplenme ve merhamet görmüştü ki, dilinden "baba" döküldü.