Akşamüstü, kahveci Hüsnü'nün hatırlatmasıyla çıktı kahveden. Güneş vedalaşırken, tüm güzelliğini pembe ve turuncu ışınlar halinde sergiliyordu. Kedilerin tasasız kovalamacasına, ağaç dallarından onları izleyen serçelerin cikciklemeleri karışıyordu. Her an bir yerden kurşun gelebileceğini seziyor, sabah şüpheye düştüğü paranoyaklaşıyor muyum? düşüncesi ise onu bir nebze utandırıyordu. Ya değilse? Ya, Zevi'yi fazla büyüttüysem? diyordu. Bu yüzden de sağdan soldan bir kurşun beklemesine rağmen kendini salmış, savunmasız bir şekilde yürüyordu. Zihninin onu bu kadar ikilemde bırakması onu bir boşluğa düşürmüştü. Bu yüzden aklından Müjgan da çıkmıştı. Öleceksem öleyim diyordu şu an. Peşi sıra iç geçirdi, Müjgan'ım, seni severek öleceğim en azından diyordu. Ohhh du be. Bir an içi neşeyle doldu. "Sevebiliyorum ulan" diyordu. "Allah'ım sevmek sevilmekten daha zordur, şükürler olsun yaşatıyorsun bana bu saflığı." Bu düşünce zihninde parlar parlamaz söndü, şimdi utanıyordu kendinden. "Savaş bitmeden nasıl böyle mutlu olabilirsin sen?" dedi, "Daha bir kaç ay öncesine kadar savaşın gidişatı kötüydü, şimdi iyi ama her an aksi de olabilir, kendi derdine düşmek yaraşır mı sana?". "E, ben kendime demiyor muydum ama Müjganım benim vatanım gibidir diye? Ne çıkar ki buradan?" Bir cigara yaktı. "Müjgan sadece senin vatanın, asıl vatan milyonların vatanı.". "Asıl vatan Müjgandan önce gelmeli.". Derin bir duman çekti içine. "Demek vatanımı Müjgandan ayırmak için asıl vatan diye nitelendiriyorum". Güldü kendine.
İçtiği raki düşüncelerini hızlandırmış ve çetrefilleştirmişti, bu arada da şifahaneye varmıştı. Kapıdan kınayan gözlerle çıkan bir iki hemşire vardı. "Haklısınız desem değil, haksızsınız desem değil" diye geçti aklından. Çıktı yukarıya, kapıda bekleyen Yusuf'a selam verip odaya girdi. Odaya girmesiyle beraber kızın gözünden yaşlar boşalmaya başladı. Kızın gözyaşlarına hiç aldırmadan, yatağının yanına bir sandalye çekti ve oturarak kızın sakinleşip susmasını bekledi. Kız, ilk başta yatağın uzak kenarına doğru kayıp ağlayarak yaklaşma bana diye bağırmıştı. Bir kaç dakika sonra ise yavaş yavaş sesi soluğu kesildi, sadece ara sıra hıçkırıkları duyuluyordu.
"Anlat bakalım fırıldak, kimsin sen?" dedi Pertev. "Ne yapıyordun silahla da korkup beni vurdun?." " Ne arıyordu o tabanca sende?". Gözlerini kızdan ayırmayarak sandalyesini ona doğru çevirmişti, yüzünden hiç bir detayı kaçırmak istemiyordu. Dirseğini sandalyenin kolluğuna, çenesini de yumruk halindeki eline dayayıp dinlemeye ve izlemeye odaklandı.
"B-ben ailem tarafından satıldım. Burada zengin bir köylümüz yaşarmış, Şaklatlı Reşo Ağa. İki üç, bilemedindi dört beş ılda bir köye gelirmiş. En son bir ıl önce geldiğinde beni görüp beğenmiş, babamdan istemiş. Utanmaz arlanmaz herif, yetmiş beşine merdiven dayamış ama beni istedi, dedemden bile büyük adam. Babam da bakmış eli bol kesesi geniş adam, hiç düşünmeden vermiş beni. Bana ne soruldu ne bir şey yapıldı. İlk başta hayır dedimse de temiz bir sopa yedim. Sonra atladık geldik buraya." Bir süre soluklandı kızcağız, her şeyi tekrar yaşıyormuş gibi acıdan dişlerini sıkıp göz kapaklarını birbirine bağlamak istercesine kenetledi.
"Yolda hep gizli gizli elleşti benle, her mola verdiğimizde hiç bir fırsatı kaçırmayıp kızlığımı okşuyordu rezil herif. Gözlerimde ki isteksizliği ve kini görünce de basıyordu tokadı. Buraya geldiğimizin ilk gecesi hiç zaman kaybetmeden gerdeğe aldı beni. Kızlığımın akan kızıllığını görünce gökten koyun inen İbrahim gibi sevindi. Baktı o sevinirken benim gözlerimden yaşlar süzülüyor, sessiz sessiz ağlıyorum -Neme ağlarsın ula oropsu, aldım da itin öküzün sıçtığı köyden seni şehere gettim, kıymet bilmez oropsu- diyerek dövmeye girişti. Vurdu da vurdu vurdu da vurdu. Her günüm böyle dayak ve bu bunağın orospusu olmakla geçiyordu. Üç ay önce de gebeliğim başlamış ki nereden bileceğim ben, ben daha kendim çocuğum, çocuktan çocuk çıkar mı hiç? O da gebeliğimi farkedince karnıma vurmaz oldu, bilmeden istemeden canını sıkınca falakaya çekiyor, yüzüme vuruyordu. Hele ki bu karnımdaki bebe kız olsun, bu adam beni daha pis döver, ona erkek evlat veremedim diye hayatımı zindan eder. Hele çocuğun da akıbeti kötü olur benim gibi. Ben dayanamadım daha fazla, aldım onun tabancalarından birini, önce onu öldürüp sonra kendimi öldürecektim ama yapamadım, öldüremedim onu. İçim elvermedi, vazgeçtim ondan. Kendimi de öldüremedim, beceremedim. Kaçtım evden, Bir yerlere gidecektim, sığınacaktım ama geldim geleli evden bir adım atmadım ki insan tanıyasın, evin bahçesi kocamandı ki, -Neme lazım dışarısı, al sana kocaman bağ bahçe- derdi, salmazdı beni. Okuma yazmada bilmem. O oturduğum yerdeyken aklıma geldi hep bunlar, kaçsam boşunaydı, yollarda harap olacağım, belki de birilerinin tecavüzüne uğrayıp itip kakılacağım diye düşündüm, daha kötüsü o adam beni bulacaktı. O sırada oturdum o banka ve kendimi öldürmek için cesaret topluyordum ki sen dürtünce panikleyip kendiliğinden ateş ettim. Hepsi bu ağam."
Kız bunları anlatırken Pertev'in gözlerine bakarak başlamıştı, Reşo'dan ve özellikle herifin yaşından, uğradığı tecavüzlerden, maruz kaldığı dayaklardan ve muamelelerden bahsederken ise başını utancından yerlere eğiyor, belli belirsiz tiksinti ve öfke işaretleri yüzünde yer buluyor, gözlerini bir sağa bir sola kaçırıyordu. Pertev hiç vakit kaybetmeden Yusuf'dan Reşo Ağayı bulmasını istetti. "Yavrum" dedi, "Anlattıkların doğruysa, benimle kalmak ister misin?... Evimin işlerini yaparsın, yememi yaparsın. Okuma yazma öğrettiririm sana, maaş veririm?" Kızın bir an irkildiğini görünce hemen ekledi. "Merak etme e kuzum, senden karılık beklemiyorum... Hem bebeni öldürmüş olduk, borçluyuz sana karşı."
Kız çok utanmıştı, bu teklifi ölümüne istiyor, ama evet demeye, adamın yüzüne bakmaya utanıyordu. Başını yere eğmiş, bir süre öyle kalmıştı. Utana sıkıla "İs-te-rim bey-" derken Pertev hoş bir tebessümle birlikte sevgi, merhamet ve acının hissedildiği bir sesle "Beyim yok kızım, abi var. Pertev abi." diyerek yanağını okşadı.
Yarım saat kadar sonra ise Yusuf geldi Reşoyla beraber. Bu ince uzun, hala çoğunlukla siyah üç parmak kadar sakallı, Kürt olduğunu sonuna kadar hissettiren bir şalvar, üstüne Batı tarzında bir ceket, başına da bir agal takmış bu adam kızı görünce yaşından beklenmeyen bir çeviklikle "Vay nomıssız, demek kenden intihar haa" diyerek kıza atıldı. Pertev'e gerek kalmamış, Yusuf, ihtiyarı hemen yakalamıştı. "Küçülme dedem" dedi Pertev. "Otur hele şöyle" diyerek bir sandalye çekti. Kendisi ayakta kalarak devam etti. "Beybabam yaşına hürmetim sonsuz, amma ben bu kızı senden çekip alıyorum. Lamı cimi yok. Kaç para saydın bu kıza?" Aslında o kadar sinirliydi ki, -sen kim oluyorsun, vermiyorum kızı mızı- minvalinde bir karşılık almamak için dua ediyordu resmen. Sabredemez, öldürürdü çünkü adamı. Bu yüzden, konuşurken, elini kemerine atmış, bunu yaparken de silahın görünmesi için ceketi çekiştirmişti. Reşo ise aslında kızı çok istemesine, o olmazsa zevkten mahrum kalacağını düşünmesine rağmen, hiç bir itirazda bulunmamıştı. Haber salar, yeni bir kız bulurum diye düşünüyordu. Hiç pürüz çıkmadan, adresini vererek ayrıldı oradan.
Pertev'in kız için vereceği para ise beş bin Osmanlı lirasıydı.
Kıza selamet dileyerek Yusufla beraber çıktılar. Kız iyileşene kadar yanında olması için de kardeşlerinden birisini yollamıştı Pertev. Kıza çok ısınmıştı, onu çok fazla koruyup kollamak istiyordu ama henüz adını dahi öğrenmediğini düşünerek güldü haline.
30 Mayıs 2020 Cumartesi
25 Mayıs 2020 Pazartesi
25.sayı
Kızın çok doğal olduğuna dair işaretler almıştı Pertev, eğer yalan söylüyorsa bu kadar ustaca söylenebilir miydi bilmiyordu. Bağırmak ile sakin bir şekilde konuşmak arasında gidip geldi bir an. Sakin, rahat, zaten bildiği bir gerçeği duymak istermişçesine konuşmayı seçti. "Kızım" dedi, "Seni kimin gönderdiğini biliyorum, sadece itiraf etmeni istiyorum." Kız hayretle ağzını açıyordu ki hemen susmasını söyledi Pertev. Ceketinin sağ iç cebinden çakısını çıkarırken devam etti "Ölmek istediğini söylüyorsun.". Ellerini açtı ve "seve seve" dedi. Kızın ürktüğünü ve belli etmemeye çalıştığını hissetmişti. Çok üzülebilecek de olsam öldüreceğim galiba diye düşünüyordu. Kızdan gözünü hiç ayırmamıştı. Yaklaştı ve kızın iki bileğini de kesti. "Eğer konuşursan şimdi öleceksin, isteğine kavuşacaksın. Yok eğer konuşmam diyorsan da bil ki hıncımı uzun bir süre senden çıkaracağım, öldürmeyeceğim seni. Sürekli ölüme yaklaştırıp çekip alacağım seni oradan, sürekli acı çekeceksin. Sen seç kızım, değmez hiç bir şey için."
Yusuf bunların blöf olması için dua ediyordu adeta. İçi çekilmişti herifin, nutku tutulmuştu. Her ne olursa olsun bir kız eğer öldürülecekse acı çektirilmeden öldürülmeliydi. Bir şey deyip karşı çıkmak da istemiyordu. Hiç bir şey dememeyi seçti ve bir iki adım geri çekilerek ayakta dikilmeye devam etti. Pertev, Yusuf'un bu iç hesaplaşmasından haberdar olsaydı, "Ah be Yusuf'um, merhamete karşı beni seçtin, kaybettin Yusuf'um." derdi.
Kıza ettiği bütün bu tehditlere karşın aslında Pertev'in işkence gibi bir amacı yoktu asla. Eğer konuşmazsa, onu hayata döndürüp sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu hissettirecek, hala konuşmazsa da öldürmek zorunda kalacaktı. Çünkü, sağ bıraktığı takdirde bu kız dönüp dolaşıp aynı insanlarla bir olacak ve tekrar karşısına çıkacaktı. Üstelik Sabetaycıların gözünde konuşmadığı için artan bir itibar ve bebesi öldürüldüğü için büyük bir kin ile. İşte bu yüzden ölmeliydi bu kız.
Kız ölmek istemişti ama ölüm kendini hissettirince bunun o kadar iyi bir fikir olmadığını anladı. Bilekleri kanıyordu, ölüm her saniye vücudunu sarıyor, Azrail çatıya oturmuş zamanın gelmesini bekliyordu. Kolay sanmıştı ölümü, olmadığını anladı. Demek ki içten içe bu adamların kendisini öldürmeyeceğini düşünüyordu ki o kadar rahat bir biçimde öldürün beni demişti. Bileklerinde hissettiği o sızıya daha fazla dayanamadı ve bir sinir krizi geçirmeye başladı. Acı acı ağlayarak "Lütfen durdurun şunu, Allah rızası için durdurun şunu. Siz beni bir başkası sandınız, ben seni korktuğum için vurdum, seni tanımam etmem, yalvarırım durdurun şunu." diye feryat etti. Sözlerinin arasında korkudan doğan bir boşluk vardı sürekli. Öyle kötü bir durumdaydı ki çok zor konuşmuştu. Olabildiğine hissediyor lakin konuşamıyordu. Ancak bu kadarı çıkabilmişti dudaklarından.
Pertev Yusuf'a bi koşu hemşire çağırmasını söyledi. Hemşireler gelince Yusuf'dan orada kalmasını isteyerek dışarı çıktı ve bir cigara yaktı. Kafası çok karışmıştı, neydi bu böyle? Acaba kendisi fazla paranoyak mı davranmıştı? Kıza olmayan anlamlar mı yüklemişti? Ah ulan insan beyni diye geçirdi, fevkalade olduğun kadar felaketsin de.
Yusuf'a orada kalmasını, kendisinin akşamüstü gibi geleceğini söyleyerek kahvedeki emminin hatıratı için yaptırdığı odaya geçti. Kafası zonkluyordu adeta, acaba yanlış mı yapıyorum düşüncesi beynini kemiriyordu. Kahvehanenin deposuna koyduğu bir kaç rakiden birini aldı ve odaya geçip içmeye başladı. Şu an ne düşünmek, ne de düşünmemek istiyordu. Hiç bir şey istemiyordu. Eğer düşünceler kendiliğinden akarsa düşünecek, akmazsa boş boş oturacaktı. O an ölse hemencecik onu da kabullenirdi. Uyusa onu da. Hiç bir şey olmadı ama. Ne bir şeyler düşünebiliyor, ne de uyuyabiliyordu. Kafası yavaşça sallanıyor, gözleri tam kapanıp uykuya dalacakken birden açılıveriyordu ve hiç birini isteyerek yapmıyordu. Şu an kontrol kendisinde değildi sanki.
Yusuf bunların blöf olması için dua ediyordu adeta. İçi çekilmişti herifin, nutku tutulmuştu. Her ne olursa olsun bir kız eğer öldürülecekse acı çektirilmeden öldürülmeliydi. Bir şey deyip karşı çıkmak da istemiyordu. Hiç bir şey dememeyi seçti ve bir iki adım geri çekilerek ayakta dikilmeye devam etti. Pertev, Yusuf'un bu iç hesaplaşmasından haberdar olsaydı, "Ah be Yusuf'um, merhamete karşı beni seçtin, kaybettin Yusuf'um." derdi.
Kıza ettiği bütün bu tehditlere karşın aslında Pertev'in işkence gibi bir amacı yoktu asla. Eğer konuşmazsa, onu hayata döndürüp sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu hissettirecek, hala konuşmazsa da öldürmek zorunda kalacaktı. Çünkü, sağ bıraktığı takdirde bu kız dönüp dolaşıp aynı insanlarla bir olacak ve tekrar karşısına çıkacaktı. Üstelik Sabetaycıların gözünde konuşmadığı için artan bir itibar ve bebesi öldürüldüğü için büyük bir kin ile. İşte bu yüzden ölmeliydi bu kız.
Kız ölmek istemişti ama ölüm kendini hissettirince bunun o kadar iyi bir fikir olmadığını anladı. Bilekleri kanıyordu, ölüm her saniye vücudunu sarıyor, Azrail çatıya oturmuş zamanın gelmesini bekliyordu. Kolay sanmıştı ölümü, olmadığını anladı. Demek ki içten içe bu adamların kendisini öldürmeyeceğini düşünüyordu ki o kadar rahat bir biçimde öldürün beni demişti. Bileklerinde hissettiği o sızıya daha fazla dayanamadı ve bir sinir krizi geçirmeye başladı. Acı acı ağlayarak "Lütfen durdurun şunu, Allah rızası için durdurun şunu. Siz beni bir başkası sandınız, ben seni korktuğum için vurdum, seni tanımam etmem, yalvarırım durdurun şunu." diye feryat etti. Sözlerinin arasında korkudan doğan bir boşluk vardı sürekli. Öyle kötü bir durumdaydı ki çok zor konuşmuştu. Olabildiğine hissediyor lakin konuşamıyordu. Ancak bu kadarı çıkabilmişti dudaklarından.
Pertev Yusuf'a bi koşu hemşire çağırmasını söyledi. Hemşireler gelince Yusuf'dan orada kalmasını isteyerek dışarı çıktı ve bir cigara yaktı. Kafası çok karışmıştı, neydi bu böyle? Acaba kendisi fazla paranoyak mı davranmıştı? Kıza olmayan anlamlar mı yüklemişti? Ah ulan insan beyni diye geçirdi, fevkalade olduğun kadar felaketsin de.
Yusuf'a orada kalmasını, kendisinin akşamüstü gibi geleceğini söyleyerek kahvedeki emminin hatıratı için yaptırdığı odaya geçti. Kafası zonkluyordu adeta, acaba yanlış mı yapıyorum düşüncesi beynini kemiriyordu. Kahvehanenin deposuna koyduğu bir kaç rakiden birini aldı ve odaya geçip içmeye başladı. Şu an ne düşünmek, ne de düşünmemek istiyordu. Hiç bir şey istemiyordu. Eğer düşünceler kendiliğinden akarsa düşünecek, akmazsa boş boş oturacaktı. O an ölse hemencecik onu da kabullenirdi. Uyusa onu da. Hiç bir şey olmadı ama. Ne bir şeyler düşünebiliyor, ne de uyuyabiliyordu. Kafası yavaşça sallanıyor, gözleri tam kapanıp uykuya dalacakken birden açılıveriyordu ve hiç birini isteyerek yapmıyordu. Şu an kontrol kendisinde değildi sanki.
21 Mayıs 2020 Perşembe
24.sayı
Kız zorlu bir ameliyat geçirmiş, acıdan inim inim inlemişti. Şifahanede hakkıyla kurşun çıkartabilecek bir hekim bulunduğu için de ayrıca çok şanslıydı. Lakin çok da kötü bir durum vardı. Bu kızcağız üç aylık hamileydi. Kurşun, daha anasının karnındaki cancağzın canını almıştı. Daha gözünü açamadan ölmüştü yavrucak. Allah bebemi hemencecik cennetine aldı diyordu kız, buydu tek avuntusu.
Kızın yanına gitmeden önce hemşirelerle muhattap olmayı seçen Pertev olduğu yerde irkilmişti bunu duyunca. Bir hüzün çökmüştü yüzüne. Bir suçu olmadığını biliyordu, hatta vurulmayı haketmişti kız, ama giden can sabiinin olunca kendini çok kötü hissetti. İster istemez yüzü düşük bir şekilde çıktı kızın karşısına. Pertev'in geldiğini gören kız ağlamaya başladı, hiç konuşmuyor, yattığı yerden doğrulmuş halde ağlıyordu. Pertevin, nazik, üzgün, olabildiğince dikkatli ve hassas bir şekilde yaptığı konuşma çabalarına cevap vermiyordu. Ölen bebeyi öğrenince yumuşadığı bu kızın aslında kim olduğunu ve ne yaptığını bu çabaları esnasında tekrar hatırlamış ve sinirlenmişti Pertev. Sert ve bu aşamada geri dönülemez, işine yaramayacak bir şey yapacağını anladı ve hemen dışarı çıktı. Bir cigara yaktı, geldikleri zaman kapıda bıraktığı ve şu an ona soran gözlerle bakan Yusuf'a daha konuşmadığını söyledi. Cigarası bitince Yusuf'u da alarak kızın yanına gitti.
Şimdi kız da biraz daha sakindi sanki. Hatta ilk konuşan da o olmuştu. "Öldürün beni" demişti çocuk anne. Pertev bir an duraksadı ve niye diye sordu. Bu sorunun üzerine kız kafasını kaldırıp iki üç saniye Pertev'in gözlerine hayretle bakmış, "Niye mi? Bebemi öldürdünüz, niye yaşayayım?", "Madem bebeni bu kadar düşünür, ölümüyle ölürsün, bu işlere ne diye girersin?" Kızın yüzünde samimiyeti sorgulanamayacak bir şaşkınlık belirmişti, ardından içi acır gibi başını eğmiş, bu adamın tam olarak neyi kastettiğini anlayamadığı için gözleri nemli, yüzü de yerdeyken "Ne işine girmişim ben?" diye sordu.
Kızın yanına gitmeden önce hemşirelerle muhattap olmayı seçen Pertev olduğu yerde irkilmişti bunu duyunca. Bir hüzün çökmüştü yüzüne. Bir suçu olmadığını biliyordu, hatta vurulmayı haketmişti kız, ama giden can sabiinin olunca kendini çok kötü hissetti. İster istemez yüzü düşük bir şekilde çıktı kızın karşısına. Pertev'in geldiğini gören kız ağlamaya başladı, hiç konuşmuyor, yattığı yerden doğrulmuş halde ağlıyordu. Pertevin, nazik, üzgün, olabildiğince dikkatli ve hassas bir şekilde yaptığı konuşma çabalarına cevap vermiyordu. Ölen bebeyi öğrenince yumuşadığı bu kızın aslında kim olduğunu ve ne yaptığını bu çabaları esnasında tekrar hatırlamış ve sinirlenmişti Pertev. Sert ve bu aşamada geri dönülemez, işine yaramayacak bir şey yapacağını anladı ve hemen dışarı çıktı. Bir cigara yaktı, geldikleri zaman kapıda bıraktığı ve şu an ona soran gözlerle bakan Yusuf'a daha konuşmadığını söyledi. Cigarası bitince Yusuf'u da alarak kızın yanına gitti.
Şimdi kız da biraz daha sakindi sanki. Hatta ilk konuşan da o olmuştu. "Öldürün beni" demişti çocuk anne. Pertev bir an duraksadı ve niye diye sordu. Bu sorunun üzerine kız kafasını kaldırıp iki üç saniye Pertev'in gözlerine hayretle bakmış, "Niye mi? Bebemi öldürdünüz, niye yaşayayım?", "Madem bebeni bu kadar düşünür, ölümüyle ölürsün, bu işlere ne diye girersin?" Kızın yüzünde samimiyeti sorgulanamayacak bir şaşkınlık belirmişti, ardından içi acır gibi başını eğmiş, bu adamın tam olarak neyi kastettiğini anlayamadığı için gözleri nemli, yüzü de yerdeyken "Ne işine girmişim ben?" diye sordu.
17 Mayıs 2020 Pazar
23. sayı
Pertev'in yaptığı konuşma, Haim Nahum'un diğer Yahudiler üstünde yaratabileceği etkiyi sıfıra indirgemişti. Nahum eğer destekçi bulabilseydi, herkesin tasdikinden geçerek yapılan bir iş olmayacaktı Zevi'nin ölümü. Son dakika atlatılan bu riskten kısa bir süre sonra çoğunluk hemfikir olmuş ve toplantı sonlandırılmıştı. Solomon Efendi yalnız Zevi konusu için toplamamıştı bu insanları buraya, ayrıca kendi ricasıyla Pertevin derneği için düzenli katkı istemişti. Toplantıda ki şahısların her biri zengin insanlardı, her ay, kendilerinin belirlediği miktarlarda ödenek yollanılmasına karar verildi.
Çok yardımcı oluyordu Solomon Pertev'e. Allah razı olsundu. Sayesinde Pertev'in eli her gün daha da güçleniyor, bu yüzden de fikirlerinin olurluğuna inancı her gün daha da artıyor, bu da ona hep daha fazla istek, daha fazla enerji sağlıyordu.
Aslında her gün ölümü kabullenerek yaşarken, artık durum değişmiş, istediklerini yapmadan ölmek istemeyen bir adama evrilmeye başlamıştı. Bu azmi, fikirleri ona kazandıran da Müjgan olmuştu. Ah, böğürtlen tanesi diyordu, sen nasıl bu kadar sürede beni böyle iyiliklere yöneltebildin? Ah, gözlerimin görme sebebi, senden gayrısına körümdür ben.
Bir an irkildi, Ulan bana ne oldu böyle diye düşündü. Aslanken kediye dönüşüyorum yavaş yavaş. Bir an geçmişe daldı. Hiç kimseyi bu kadar sevememişti, bu kadar hissederek sevememişti. Zihnine bu kadar girememişti kimse. Eskiden düşüncesi de netti, aşk dediğin şey tatlı bir sarmaşık gibi görünürdü, ama eninde sonunda o tatlılık zehre dönüşüp insanı boğardı. Yeni keşfettiğin çok güzel bir kuyu suyu gibiydi, lakin bir süre sonra pis su verirdi. Bu hep geçerli olmak zorunda mıydı? Tabii ki hayır, ama çok zordu aksi sonuçlanması için. Hem de çok. Durum böyleyken aşık olmak Pertev için,
hoşgörülebilecek bir aptallıktı. Bu konuda kendisiyle konuşan arkadaşlarına elinden geldiğince kendi inandığı doğruları anlatmış, takdiri onlara bırakmıştı. Şimdi de kendi aptallığını hoşgörmek zorunda kalmıştı. Sen ne gariptin be dünya dedi, hem, hem belki de o zoru başarabiliriz. Artık hiç bir şeyden geri dönemem, kara, çok daha uzak. O okyanusta yüzmek zorundayım. Balıklar dostum, güneş ve ay sırdaşım olsun....
Akşam ezanına yakın saatlerdi. Uzun zamandır ağız tadıyla kahvede oturamadığı için kahveye gelmişti Pertev. Kah Emminin odasında, kah bahçe kısmında, kah içeride oturmuş, o mekanda bulunmanın ona hissettirdiği huzuru ta içlerine kadar çekmişti. Az önce yıkanması gerektiğini söyleyip ayrılan Gazi Sümbül, şimdilik bir terzinin yanında çıraklık yapıyor, ondan gayrı vakitlerinde de bu kahvede zaman geçiriyordu. Bu adamı bir şekilde tam olarak özgür kılmak istiyordu Pertev. Onu bir zanaat ustası yapıp, bir zaman sonra da kendi kendini idame ettirebilmesi için daha başka yardımlarda bulunmayı düşünüyordu. Hatta eğer nasip olursa, tamamen engelli insanların çalıştığı bir işletme açıp, onların kendi kendilerini döndürebilmesini istiyordu.
Yanında Yusuf'la beraber kahvehaneden aldığı huzuru içinde biriktirip günbatımına doğru ilerleyen saatlerin o hoş turunculuğu arasında lojmana doğru yürüyordu. İnsanların tenhalaşıp, ağaçların sıklaştığı, kuşların cıvıl cıvıl ötüp ortamı şahaneleştirdiği bir yerden geçerlerken uzun bir oturağa oturmuş, arkası dönük, hıçkırık sesleri gelen çarşaflı birisine rastladılar. Yavaşça yaklaştılar, Pertev normalde dokunmadan seslenmesi gerekirken, gayrıihtiyarı omzuna dokundu ve hayrola bacım dedi. Kadının omzuna dokunur dokunmaz, kadın henüz sesi işitmeden korkuyla dönüp, elindeki tabancayla Pertev'e ateş etti. Sağ omzundan vurulup geriye doğru giderken, Yusuf da ceketinin içinden çıkardığı tabancayla kadının karnına bir kez ateş etti. Kadının silahı yere düşmüş, acı veren bir inlemeyle iki büklüm olmuştu. Yusuf'un tekrar ateş edeceğini hisseden Pertev, dur diye bağırarak Çingeneyi son anda durdurabilmişti. Yerdeki lanet aleti alıp pantalonuna yerleştirdi ve sol eliyle kadının yüzünü kaldırdı. 15-16 yaşlarında sandığı bir kız çocuğuydu bu. Kızın sessiz sessiz ağlamaları eşliğinde şaşkınlıkla bir kıza, bir Yusuf'a bakıyordu.
Eğer bu bir suikast girişimiyse ya Zevi'nin eseri, ya da Solomonla gittiği cemaatten Haim Nahum'un eseriydi. Ve böyle bir plan hazırlayabilmek gerçekten çok başarılı bir işti. Bu noktada ise olay çok ciddileşmiş ve acele edilmesi gereken bir hal alıyordu.
Kan kaybından ölmeye doğru adım adım gidiyordu kız. Pertev, kızın konuşması için onu hayata döndürmeliydi, en azından konuşana kadar ona hayat verebileceğini hissettirmeliydi, sonrası Allah kerim, hele bi konuşsun da, belki sonra acısını temelli keserim diye düşünüyordu. Aklında olan şeyin idrakine varınca bir an irkildi. Gerçekten bu kadar duygusuz olabiliyor muydum ben? Bir saniye kendinden tiksindi. O an Yusufla göz göz geldi ve sanki aklından geçenleri onun okuduğunu sandı, utandı ve hemen başını yere eğdi. Son verip gömecek miyiz? diye sordu Yusuf. Oh çekti Pertev, içi rahatladı, şu pislik fikirle yalnızmışız. -Hayır, dedi. -Hemen yeleğini çıkar, kızın karnına sar, sonra benim sırtıma yükleyeceksin ve arkadan destek vereceksin. Şifahane yakın zaten. Haydi.
Şifahaneye vardıklarında hemşireler ve doktorlar hemen kız ile ilgilenmeye başladı. Pertev'in omzundaki kurşunu da Yusuf çıkardı ve geri kalan işlemleri Gül hemşire halletti. Kızı ertesi gün görmeye karar verdi Pertev. Ne olur ne olmaz diye gece orada kalması için şifa yerine bir de çocuk gönderdi. Ardından soluğu Solomonun yanında aldı. Pertev'in halini görünce bir anlığına gözleri karardı Solomonun, yere düşer gibi oldu lakin hemen kendisini toparladı. Yoksa bu adam da mı sevdiklerine kendisinden daha çok değer verenlerdendi? Belki, eh, al sana ortak bir yan diye düşündü. Solomon, ufak bir duanın ardından gözleri seğirir bir şekilde neler olduğunu sordu.
Artık bu işin bir son bulmasına tam anlamıyla karar vermiş olan Pertev,
-Bak, Solomon Efendi, artık başka şansımız kalmadı, mutabık olduğumuz konu hakkında bir an evvel uygulamaya geçmeliyiz, o cehenneme girip, şeytanı öldürmeliyiz artık.
-Oğlum, bu seferlik Rab seni korumuş.
Pertev bunu duyunca istemsiz bir şekilde Yusufa baktı. Yusuf da ona bakınca sırıtmamak için kendini zor tutuyordu.
-Şimdi söyle bakalım, kim denedi bunu, yakalayabildiniz mi? Veyahut başka bir sevmeyenin var mı?
-Dayı, valla benim bildiğim bir düşmanım yok, olsa da ben bilmiyorum yani. Ayrıca bana sıkan bir kız çocuğuydu. Kız elimizde şimdi, şifahane de, başına da bir adam koydum. Yarın gideceğim yanına. Yusuf kötü yaraladı kızı.
-Kız mı? Hadi bu Çingene neyse, kızı nasıl ayarlamışlar?
Yusuf biraz kızarmıştı. Öldürmeye çalıştığı adamdan bunları duymak utanç vericiydi. Solomona bakan gözleri anında tahtadan zemine kaymıştı.
-Dayım hem de ilginç bir yerde oldu bu olay, normalde çok nadir kullandığım bir yoldan gidiyordum. Arkamdan filan da gelmedi bu kız, ileride ki oturaklarda ağlıyordu. Hatta kıza giden de ben oldum. Yani, çok şaşkınım dayı. Böyle bir plan, çok zekice. Beni de iyi tanıyorlar demek ki, zaaflarımı biliyorlar demek ki. Böyle zeki insanlarla düşman değil dost olmak isterdim.
-Gevşeme hemen evladım, düşmanına duyduğun takdir, daha öteye gidip de hayranlığa dönüşmesin. Başarmışlarsa başarmışlar, tamam, önemli olan şimdi bizim ne yapacağımız. Ben, benim gemicilerden bir iki tanesini keşif için Selanik'e gönderdim, orada bir kaç gün kalıp, öğrenebildikleri her şeyi öğrendikten sonra bana gelecekler. Eğer adamı kaçırabilirlerse buraya getirecekler. Direkt öldürme emrini vermeyi düşünüyordum aslında ama onu canlı olarak görmek istiyorum. Lakin şimdi işler biraz değişti. Keşke öldürmelerini söyleseydim. Neyse, olan oldu. Hemen toparlanmaya bak. Yavrum benim, ölecektin az daha.
Bu sahiplenme sözlerinin içten geldiğini hissetmek Pertev'i sevindirmişti. Bir insan ne kadar mal ve mülk vaadederse etsin, dost ve samimi bir kalp hepsinden daha önemliydi. Parmaklarını sırasıyla yanındaki sehpaya vuruyordu.
-İnançlı insanlarız be dayı, sen de biliyorsun ki ölüm alnımızda yazılıdır, ne erteleyebilirsin ne öne alabilirsin. Ama tedbir de ihmale gelmez, biz tedbirimizi gene alırız amma O'nun takdirine boyun eğmek şerefinden de mahrum değiliz.
İçi bir hoş olmuştu Solomon'un,
-Bazen sana bakınca Hurşit'imi görüyorum. Bazen onu öyle çok anımsatıyorsun ki gençken yaptığımız sohbetler aklıma geliyor.
-Emmim benim. Ara sıra aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Çok zamansız gitti, hiç beklemediğim bir şekilde göçtü bu garib-i diyardan... Üstümde emeği çoktur. Allah gani gani rahmet eylesin, benim sevabımı alsın ona eklesin.
-Amen oğlum, amen. Büyük adamdı vesselam. Senden çok önceden beri tanırım ben onu. Çok da iyi bir dosttur. Bana senden bahsettiği de çoktur. O kadar kan, vahşet, ihanet, zorluk görmüş, ateşler içinde pişmiş bir adam, senle beraber unutmak zorunda kaldığı duyguları tekrar yaşamaya başladı. Onun için öz oğuldun adeta. Şimdi ise şu geldiğimiz noktaya bak, ölecektin az daha. Oğlum, seni geri çekmeyi her şeyden çok istiyorum şu an. Ama ben çekseeem, sen çekilmezsin. Gözün hep açık olsun, onu bilenler, saygı duyanlar, sevenler, hep, milli duyguların etkisiyle anarlar. Bir sen adını merhamet ve iyilikle yaşatıyorsun. Bıraktığı asıl miras sensin bu yüzden. Eğer kendini çok düşünmeden tehlikeye atılabiliyorsan, sevenlerini ve sevdiklerini düşün. Onları düşün ki, olabildiğince kaç tehlikeden. Madem acı çekmeye karşı kaygısızsın, senin yüzünden sevenlerinin çekeceği acıyı düşün. Anladın mı beni oğlum. Olabildiğince yaşamalıyız.
Yüzünü tamamen kaplayan bir tebessümle devam etti. -Bakma ulan öyle kabil... Daha on sekizlik gencim ben.
Gayet ciddi bir yüze mizahi bir yön katacak sözler söyledi Pertev,
-Ne demezsin dayı... Zaten bana da ara sıra mektuplar geliyor senin hakkında, gönlünü çalmadığın kız kalmamış bu diyarlarda. Ama yakıyorum hepsini haa, dininde imanında gençsin, Allahın en sevdiğinden, tasalanma.
-İyi, iyi, iyi yapmışsın. Evlenmek için daha gencim hele. Önce bi Yusuf everilsin de sıra gelir bana.
Çok yardımcı oluyordu Solomon Pertev'e. Allah razı olsundu. Sayesinde Pertev'in eli her gün daha da güçleniyor, bu yüzden de fikirlerinin olurluğuna inancı her gün daha da artıyor, bu da ona hep daha fazla istek, daha fazla enerji sağlıyordu.
Aslında her gün ölümü kabullenerek yaşarken, artık durum değişmiş, istediklerini yapmadan ölmek istemeyen bir adama evrilmeye başlamıştı. Bu azmi, fikirleri ona kazandıran da Müjgan olmuştu. Ah, böğürtlen tanesi diyordu, sen nasıl bu kadar sürede beni böyle iyiliklere yöneltebildin? Ah, gözlerimin görme sebebi, senden gayrısına körümdür ben.
Bir an irkildi, Ulan bana ne oldu böyle diye düşündü. Aslanken kediye dönüşüyorum yavaş yavaş. Bir an geçmişe daldı. Hiç kimseyi bu kadar sevememişti, bu kadar hissederek sevememişti. Zihnine bu kadar girememişti kimse. Eskiden düşüncesi de netti, aşk dediğin şey tatlı bir sarmaşık gibi görünürdü, ama eninde sonunda o tatlılık zehre dönüşüp insanı boğardı. Yeni keşfettiğin çok güzel bir kuyu suyu gibiydi, lakin bir süre sonra pis su verirdi. Bu hep geçerli olmak zorunda mıydı? Tabii ki hayır, ama çok zordu aksi sonuçlanması için. Hem de çok. Durum böyleyken aşık olmak Pertev için,
hoşgörülebilecek bir aptallıktı. Bu konuda kendisiyle konuşan arkadaşlarına elinden geldiğince kendi inandığı doğruları anlatmış, takdiri onlara bırakmıştı. Şimdi de kendi aptallığını hoşgörmek zorunda kalmıştı. Sen ne gariptin be dünya dedi, hem, hem belki de o zoru başarabiliriz. Artık hiç bir şeyden geri dönemem, kara, çok daha uzak. O okyanusta yüzmek zorundayım. Balıklar dostum, güneş ve ay sırdaşım olsun....
Akşam ezanına yakın saatlerdi. Uzun zamandır ağız tadıyla kahvede oturamadığı için kahveye gelmişti Pertev. Kah Emminin odasında, kah bahçe kısmında, kah içeride oturmuş, o mekanda bulunmanın ona hissettirdiği huzuru ta içlerine kadar çekmişti. Az önce yıkanması gerektiğini söyleyip ayrılan Gazi Sümbül, şimdilik bir terzinin yanında çıraklık yapıyor, ondan gayrı vakitlerinde de bu kahvede zaman geçiriyordu. Bu adamı bir şekilde tam olarak özgür kılmak istiyordu Pertev. Onu bir zanaat ustası yapıp, bir zaman sonra da kendi kendini idame ettirebilmesi için daha başka yardımlarda bulunmayı düşünüyordu. Hatta eğer nasip olursa, tamamen engelli insanların çalıştığı bir işletme açıp, onların kendi kendilerini döndürebilmesini istiyordu.
Yanında Yusuf'la beraber kahvehaneden aldığı huzuru içinde biriktirip günbatımına doğru ilerleyen saatlerin o hoş turunculuğu arasında lojmana doğru yürüyordu. İnsanların tenhalaşıp, ağaçların sıklaştığı, kuşların cıvıl cıvıl ötüp ortamı şahaneleştirdiği bir yerden geçerlerken uzun bir oturağa oturmuş, arkası dönük, hıçkırık sesleri gelen çarşaflı birisine rastladılar. Yavaşça yaklaştılar, Pertev normalde dokunmadan seslenmesi gerekirken, gayrıihtiyarı omzuna dokundu ve hayrola bacım dedi. Kadının omzuna dokunur dokunmaz, kadın henüz sesi işitmeden korkuyla dönüp, elindeki tabancayla Pertev'e ateş etti. Sağ omzundan vurulup geriye doğru giderken, Yusuf da ceketinin içinden çıkardığı tabancayla kadının karnına bir kez ateş etti. Kadının silahı yere düşmüş, acı veren bir inlemeyle iki büklüm olmuştu. Yusuf'un tekrar ateş edeceğini hisseden Pertev, dur diye bağırarak Çingeneyi son anda durdurabilmişti. Yerdeki lanet aleti alıp pantalonuna yerleştirdi ve sol eliyle kadının yüzünü kaldırdı. 15-16 yaşlarında sandığı bir kız çocuğuydu bu. Kızın sessiz sessiz ağlamaları eşliğinde şaşkınlıkla bir kıza, bir Yusuf'a bakıyordu.
Eğer bu bir suikast girişimiyse ya Zevi'nin eseri, ya da Solomonla gittiği cemaatten Haim Nahum'un eseriydi. Ve böyle bir plan hazırlayabilmek gerçekten çok başarılı bir işti. Bu noktada ise olay çok ciddileşmiş ve acele edilmesi gereken bir hal alıyordu.
Kan kaybından ölmeye doğru adım adım gidiyordu kız. Pertev, kızın konuşması için onu hayata döndürmeliydi, en azından konuşana kadar ona hayat verebileceğini hissettirmeliydi, sonrası Allah kerim, hele bi konuşsun da, belki sonra acısını temelli keserim diye düşünüyordu. Aklında olan şeyin idrakine varınca bir an irkildi. Gerçekten bu kadar duygusuz olabiliyor muydum ben? Bir saniye kendinden tiksindi. O an Yusufla göz göz geldi ve sanki aklından geçenleri onun okuduğunu sandı, utandı ve hemen başını yere eğdi. Son verip gömecek miyiz? diye sordu Yusuf. Oh çekti Pertev, içi rahatladı, şu pislik fikirle yalnızmışız. -Hayır, dedi. -Hemen yeleğini çıkar, kızın karnına sar, sonra benim sırtıma yükleyeceksin ve arkadan destek vereceksin. Şifahane yakın zaten. Haydi.
Şifahaneye vardıklarında hemşireler ve doktorlar hemen kız ile ilgilenmeye başladı. Pertev'in omzundaki kurşunu da Yusuf çıkardı ve geri kalan işlemleri Gül hemşire halletti. Kızı ertesi gün görmeye karar verdi Pertev. Ne olur ne olmaz diye gece orada kalması için şifa yerine bir de çocuk gönderdi. Ardından soluğu Solomonun yanında aldı. Pertev'in halini görünce bir anlığına gözleri karardı Solomonun, yere düşer gibi oldu lakin hemen kendisini toparladı. Yoksa bu adam da mı sevdiklerine kendisinden daha çok değer verenlerdendi? Belki, eh, al sana ortak bir yan diye düşündü. Solomon, ufak bir duanın ardından gözleri seğirir bir şekilde neler olduğunu sordu.
Artık bu işin bir son bulmasına tam anlamıyla karar vermiş olan Pertev,
-Bak, Solomon Efendi, artık başka şansımız kalmadı, mutabık olduğumuz konu hakkında bir an evvel uygulamaya geçmeliyiz, o cehenneme girip, şeytanı öldürmeliyiz artık.
-Oğlum, bu seferlik Rab seni korumuş.
Pertev bunu duyunca istemsiz bir şekilde Yusufa baktı. Yusuf da ona bakınca sırıtmamak için kendini zor tutuyordu.
-Şimdi söyle bakalım, kim denedi bunu, yakalayabildiniz mi? Veyahut başka bir sevmeyenin var mı?
-Dayı, valla benim bildiğim bir düşmanım yok, olsa da ben bilmiyorum yani. Ayrıca bana sıkan bir kız çocuğuydu. Kız elimizde şimdi, şifahane de, başına da bir adam koydum. Yarın gideceğim yanına. Yusuf kötü yaraladı kızı.
-Kız mı? Hadi bu Çingene neyse, kızı nasıl ayarlamışlar?
Yusuf biraz kızarmıştı. Öldürmeye çalıştığı adamdan bunları duymak utanç vericiydi. Solomona bakan gözleri anında tahtadan zemine kaymıştı.
-Dayım hem de ilginç bir yerde oldu bu olay, normalde çok nadir kullandığım bir yoldan gidiyordum. Arkamdan filan da gelmedi bu kız, ileride ki oturaklarda ağlıyordu. Hatta kıza giden de ben oldum. Yani, çok şaşkınım dayı. Böyle bir plan, çok zekice. Beni de iyi tanıyorlar demek ki, zaaflarımı biliyorlar demek ki. Böyle zeki insanlarla düşman değil dost olmak isterdim.
-Gevşeme hemen evladım, düşmanına duyduğun takdir, daha öteye gidip de hayranlığa dönüşmesin. Başarmışlarsa başarmışlar, tamam, önemli olan şimdi bizim ne yapacağımız. Ben, benim gemicilerden bir iki tanesini keşif için Selanik'e gönderdim, orada bir kaç gün kalıp, öğrenebildikleri her şeyi öğrendikten sonra bana gelecekler. Eğer adamı kaçırabilirlerse buraya getirecekler. Direkt öldürme emrini vermeyi düşünüyordum aslında ama onu canlı olarak görmek istiyorum. Lakin şimdi işler biraz değişti. Keşke öldürmelerini söyleseydim. Neyse, olan oldu. Hemen toparlanmaya bak. Yavrum benim, ölecektin az daha.
Bu sahiplenme sözlerinin içten geldiğini hissetmek Pertev'i sevindirmişti. Bir insan ne kadar mal ve mülk vaadederse etsin, dost ve samimi bir kalp hepsinden daha önemliydi. Parmaklarını sırasıyla yanındaki sehpaya vuruyordu.
-İnançlı insanlarız be dayı, sen de biliyorsun ki ölüm alnımızda yazılıdır, ne erteleyebilirsin ne öne alabilirsin. Ama tedbir de ihmale gelmez, biz tedbirimizi gene alırız amma O'nun takdirine boyun eğmek şerefinden de mahrum değiliz.
İçi bir hoş olmuştu Solomon'un,
-Bazen sana bakınca Hurşit'imi görüyorum. Bazen onu öyle çok anımsatıyorsun ki gençken yaptığımız sohbetler aklıma geliyor.
-Emmim benim. Ara sıra aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Çok zamansız gitti, hiç beklemediğim bir şekilde göçtü bu garib-i diyardan... Üstümde emeği çoktur. Allah gani gani rahmet eylesin, benim sevabımı alsın ona eklesin.
-Amen oğlum, amen. Büyük adamdı vesselam. Senden çok önceden beri tanırım ben onu. Çok da iyi bir dosttur. Bana senden bahsettiği de çoktur. O kadar kan, vahşet, ihanet, zorluk görmüş, ateşler içinde pişmiş bir adam, senle beraber unutmak zorunda kaldığı duyguları tekrar yaşamaya başladı. Onun için öz oğuldun adeta. Şimdi ise şu geldiğimiz noktaya bak, ölecektin az daha. Oğlum, seni geri çekmeyi her şeyden çok istiyorum şu an. Ama ben çekseeem, sen çekilmezsin. Gözün hep açık olsun, onu bilenler, saygı duyanlar, sevenler, hep, milli duyguların etkisiyle anarlar. Bir sen adını merhamet ve iyilikle yaşatıyorsun. Bıraktığı asıl miras sensin bu yüzden. Eğer kendini çok düşünmeden tehlikeye atılabiliyorsan, sevenlerini ve sevdiklerini düşün. Onları düşün ki, olabildiğince kaç tehlikeden. Madem acı çekmeye karşı kaygısızsın, senin yüzünden sevenlerinin çekeceği acıyı düşün. Anladın mı beni oğlum. Olabildiğince yaşamalıyız.
Yüzünü tamamen kaplayan bir tebessümle devam etti. -Bakma ulan öyle kabil... Daha on sekizlik gencim ben.
Gayet ciddi bir yüze mizahi bir yön katacak sözler söyledi Pertev,
-Ne demezsin dayı... Zaten bana da ara sıra mektuplar geliyor senin hakkında, gönlünü çalmadığın kız kalmamış bu diyarlarda. Ama yakıyorum hepsini haa, dininde imanında gençsin, Allahın en sevdiğinden, tasalanma.
-İyi, iyi, iyi yapmışsın. Evlenmek için daha gencim hele. Önce bi Yusuf everilsin de sıra gelir bana.
13 Mayıs 2020 Çarşamba
22. sayı
Pertev o günden sonra Yusuf'a çok iyi davranmıştı. İhtiyaçlarıyla bir bir ilgilenmiş, ona korku hissettirdiği kadar sevgi de hissettirmeye çalışmıştı. Tam olarak anlayamadığı bir şekilde Yusuf'un uzun yıllar yanından ayrılmayacağını hissediyordu. Tek tabanca olan bu adamı bir çok işinde kullanabilirdi. İyi bir sağ kol olabilirdi bu Çingeneden, ama ölüm korkusuyla suçunu itiraf etmemiş miydi? Yarın bir gün ya Pertev'e ihanet ederse? Ama durum farklıydı o zaman, hiç tanımadığı insanların işini yapıyordu ve aç olduğu için kabul etmişti bu işi. Bu durumda burada her hangi bir sadakat kaygısı aranabilir miydi? Öyle geliyordu ki, eğer kendini bu kimsesiz adamın hayatının merkezine koyabilirse güzel bir insan kazanmış olacaktı. Ki koşullar böyleyken bu da zor değildi.
Evveet bakalım Pertev diye geçirdi aklından Ahrida Sinagogunun salonuna girerken. Bırak şimdi Yusufu Musufu, Solomondan ayrılma.
Sabataycıların suikast girişimi yüzünden İmparatorlukta bulunan bir kaç büyük Yahudi ismi bir araya toplamıştı Solomon. Onlar için bile batıl kabul edilen Sabatay mezhebinin eylemlerinin sadece kendisi ile sınırlı olmadığını düşünüyordu ve bunu diğer dindaşlarına da kabul ettirmek istiyordu.
Salona girdikten sonra herkesle tek tek selamlaşarak sandalyesine oturdu. Oturmasıyla hararetli bir görüşmede başlamış oldu. Her kafada aynı düşünce barınıyordu. Herkes bu olaydan dolayı kaygı ve üzüntü duyuyordu. Olaydan sorumlu tutulan Zevi'nin cezalandırılması gerektiği düşünülüyordu. Aksi bir düşüncede kimse bulunmamıştı. Selanik'e gidilip Zevi öldürülecekti. Çıkan karar tam olarak buydu. Şimdi ise bunu kimin yapacağı tartışılıyordu. Çünkü herkes bu görevi kendi adamlarına yaptırmak istiyordu. O dakikaya kadar söze pek katılmayan Haim Nahum söz aldı ve konuşmaya başladı.
-Ey kardeşlerim, tekrardan şalom sizlere ve bilin ki benim isteğim de şalomdur. Sizler gibi ben de bu hadiseden dolayı derin bir acı duyuyorum. Lakin meselenin can yakılmadan çözülmesi taraftarıyım. Zevi, her ne kadar itikadımıza ters bir yoldan gitse de özünde oda İsraildir. Hatta onların tarihine bakarsanız, bugün neden bizden kopuk olduklarını anlayabilirsiniz. Yüzyıllarca herhangi bir Yahudiden daha fazla baskıya maruz kaldılar, daha çok zorluk gördüler. Dostlarım, bence onları kucaklamalı ve aramıza dahil etmeliyiz.
Solomon konuşmaya başlayacakken, Pertev böldü ve konuşmak için izin istedi. Böyle bir mecliste Yahudi olmayan biri bulunuyordu ve şimdide konuşmak istiyordu, meraklarından ötürü kimseden ses çıkmayınca memnuniyet belirten bir ifadeyle döndürdü dilini Pertev.
-Öncelikle burada bulunduğum için kendimi özel hissettiğimi belirtmek isterim. Solomon Efendiyle çokça sevişiriz. Derin saygılar beslediğim bir şahsiyettir kendisi. Başına gelen tehlike yüreğimi yakmış, köze çevirmiştir. Bu sebeple, sizlerden samimiyetime inanmanızı istiyorum. Bu noktadan sonra size karşı çok açık olacağım. Söyleyeceklerimi sağduyulu bir şekilde dinleyiniz.
Sizler hali vakti yerinde, varlıklı, devlet ve cemaatte tanınan sözü geçen insanlarsınız. Elinizde barınan bir yaptırım gücü var. Ben bir Müslüman olarak, sizlerde Yahudi olarak hepimiz Tanrının ve İmparatorluğun çocuklarıyız. Bildiğiniz üzere devlet şu an savaşta ve bugün önemsiz görünen bir takım nazır, vali, kaymakam değişiklikleri ileride daha çok sıklaşıp büyük fırsatlara yol açacak. Bugün dost olduğunuz nazılar, diplomatlar... her kimse, yarın görevinde olmayacak. Ayrıca bir de hükümetin değiştiğini düşünsenize, bunun sesleri Balkanlarda artmaya başlamadı mı? Selanik, Manastır, Makedonya, İzmir ve daha bir kaç bölgede hatrısayılır sayıda bulunan Sabetaycıların faaliyetleri tamamen şu an ki yönetici kadrolarının tasfiyesine yöneliktir. Sizleri gözden düşürebilselerdi bunlara hiç gerek kalmazdı. Ama siz namuslu, vatanperver insanlarsınız. Devlet Baba sizden bunun aksini görmediği için ellerinden pek bir şey gelmiyor. Şimdi durum şu ki, Sabetaycılar başarılı olsaydı eğer, Solomon cinayeti onun tek eylemi olmayacaktı. Tek tek hepiniz avlanacaktınız. Faili meçhullara kurban gidecektiniz, hepinize basit süsler verilecekti. Sizlerin yokluğunda ortaya çıkacak olan Yahudi kimliği eksiğini Sabetaycılar dolduracaktı. Yapı itibariyle de yüzyıllardır Müslüman görüntüsü içine bürünebildikleri için, Devletin tam da ihtiyacı olduğu bir muhatap olacaklardı. Niye, çünkü siz evlatları yoksunuz. Yahudi kardeşlerim, bilmez misiniz bu herifler kendilerinden olanları kaç defa mesih ilan ettiler de küsküyü yediler? Çok ders almışlar belli ki, açıktan açıktan yapılamayacağını anladıkları için gizli ve sağlam adımlarla yürüyorlar. Dostlarım, Zevi denen sapkın, Yahudiler için dahi bir yüz karasıdır. Hoşgörü de bir yere kadar. Babaları onlara yüzyıllardır hoşgörüyle yaklaştı, hep başını sıvazladı, onlar hiç bir zaman emellerinden vazgeçmedikleri için her toparlanışlarında sıkıntı yarattılar. Hoşgörüyü, affı, merhameti ellerinin tersiyle ittiler. En basitinden ne çabuk unuttular onları İspanyadaki kıyımdan kurtaranları? Zaman, hoşgörü zamanı değildir. Yılan henüz büyümemişken o taşlar kaldırılıp ezilmelidir, Şalom.
Konuşması biter bitmez Solomon açtı ağzını.
-Bu genç, bazılarınızın tanıyacağı Hurşit Akarsu'nun yeğeni, benim de hayatımı kurtaran adamdır. Bizim daha önce vakıf olduğumuz bu anlatılanlara şimdi de sizler eriştiniz ve işler sizin açınızdan farklı bir boyut kazandı. Benim fikrim odur ki, devletin merhamet ettiği bu Tanrımıza ihanet etmiş sapkınlara hiçbirimizin merhamet etmemesidir. Rab adına savaşan kullarıyız, önce içimizde barınan münafıkları temizlemeliyiz. Son olarak şunu da iyice bir hatırlayın ki, ben hayatımda ölümle çok kez burun buruna geldim, benim bu karara varmamda hiç bir duygusal bir etki yoktur. Söz sizlerde dostlarım.
Sabataycıların suikast girişimi yüzünden İmparatorlukta bulunan bir kaç büyük Yahudi ismi bir araya toplamıştı Solomon. Onlar için bile batıl kabul edilen Sabatay mezhebinin eylemlerinin sadece kendisi ile sınırlı olmadığını düşünüyordu ve bunu diğer dindaşlarına da kabul ettirmek istiyordu.
Salona girdikten sonra herkesle tek tek selamlaşarak sandalyesine oturdu. Oturmasıyla hararetli bir görüşmede başlamış oldu. Her kafada aynı düşünce barınıyordu. Herkes bu olaydan dolayı kaygı ve üzüntü duyuyordu. Olaydan sorumlu tutulan Zevi'nin cezalandırılması gerektiği düşünülüyordu. Aksi bir düşüncede kimse bulunmamıştı. Selanik'e gidilip Zevi öldürülecekti. Çıkan karar tam olarak buydu. Şimdi ise bunu kimin yapacağı tartışılıyordu. Çünkü herkes bu görevi kendi adamlarına yaptırmak istiyordu. O dakikaya kadar söze pek katılmayan Haim Nahum söz aldı ve konuşmaya başladı.
-Ey kardeşlerim, tekrardan şalom sizlere ve bilin ki benim isteğim de şalomdur. Sizler gibi ben de bu hadiseden dolayı derin bir acı duyuyorum. Lakin meselenin can yakılmadan çözülmesi taraftarıyım. Zevi, her ne kadar itikadımıza ters bir yoldan gitse de özünde oda İsraildir. Hatta onların tarihine bakarsanız, bugün neden bizden kopuk olduklarını anlayabilirsiniz. Yüzyıllarca herhangi bir Yahudiden daha fazla baskıya maruz kaldılar, daha çok zorluk gördüler. Dostlarım, bence onları kucaklamalı ve aramıza dahil etmeliyiz.
Solomon konuşmaya başlayacakken, Pertev böldü ve konuşmak için izin istedi. Böyle bir mecliste Yahudi olmayan biri bulunuyordu ve şimdide konuşmak istiyordu, meraklarından ötürü kimseden ses çıkmayınca memnuniyet belirten bir ifadeyle döndürdü dilini Pertev.
-Öncelikle burada bulunduğum için kendimi özel hissettiğimi belirtmek isterim. Solomon Efendiyle çokça sevişiriz. Derin saygılar beslediğim bir şahsiyettir kendisi. Başına gelen tehlike yüreğimi yakmış, köze çevirmiştir. Bu sebeple, sizlerden samimiyetime inanmanızı istiyorum. Bu noktadan sonra size karşı çok açık olacağım. Söyleyeceklerimi sağduyulu bir şekilde dinleyiniz.
Sizler hali vakti yerinde, varlıklı, devlet ve cemaatte tanınan sözü geçen insanlarsınız. Elinizde barınan bir yaptırım gücü var. Ben bir Müslüman olarak, sizlerde Yahudi olarak hepimiz Tanrının ve İmparatorluğun çocuklarıyız. Bildiğiniz üzere devlet şu an savaşta ve bugün önemsiz görünen bir takım nazır, vali, kaymakam değişiklikleri ileride daha çok sıklaşıp büyük fırsatlara yol açacak. Bugün dost olduğunuz nazılar, diplomatlar... her kimse, yarın görevinde olmayacak. Ayrıca bir de hükümetin değiştiğini düşünsenize, bunun sesleri Balkanlarda artmaya başlamadı mı? Selanik, Manastır, Makedonya, İzmir ve daha bir kaç bölgede hatrısayılır sayıda bulunan Sabetaycıların faaliyetleri tamamen şu an ki yönetici kadrolarının tasfiyesine yöneliktir. Sizleri gözden düşürebilselerdi bunlara hiç gerek kalmazdı. Ama siz namuslu, vatanperver insanlarsınız. Devlet Baba sizden bunun aksini görmediği için ellerinden pek bir şey gelmiyor. Şimdi durum şu ki, Sabetaycılar başarılı olsaydı eğer, Solomon cinayeti onun tek eylemi olmayacaktı. Tek tek hepiniz avlanacaktınız. Faili meçhullara kurban gidecektiniz, hepinize basit süsler verilecekti. Sizlerin yokluğunda ortaya çıkacak olan Yahudi kimliği eksiğini Sabetaycılar dolduracaktı. Yapı itibariyle de yüzyıllardır Müslüman görüntüsü içine bürünebildikleri için, Devletin tam da ihtiyacı olduğu bir muhatap olacaklardı. Niye, çünkü siz evlatları yoksunuz. Yahudi kardeşlerim, bilmez misiniz bu herifler kendilerinden olanları kaç defa mesih ilan ettiler de küsküyü yediler? Çok ders almışlar belli ki, açıktan açıktan yapılamayacağını anladıkları için gizli ve sağlam adımlarla yürüyorlar. Dostlarım, Zevi denen sapkın, Yahudiler için dahi bir yüz karasıdır. Hoşgörü de bir yere kadar. Babaları onlara yüzyıllardır hoşgörüyle yaklaştı, hep başını sıvazladı, onlar hiç bir zaman emellerinden vazgeçmedikleri için her toparlanışlarında sıkıntı yarattılar. Hoşgörüyü, affı, merhameti ellerinin tersiyle ittiler. En basitinden ne çabuk unuttular onları İspanyadaki kıyımdan kurtaranları? Zaman, hoşgörü zamanı değildir. Yılan henüz büyümemişken o taşlar kaldırılıp ezilmelidir, Şalom.
Konuşması biter bitmez Solomon açtı ağzını.
-Bu genç, bazılarınızın tanıyacağı Hurşit Akarsu'nun yeğeni, benim de hayatımı kurtaran adamdır. Bizim daha önce vakıf olduğumuz bu anlatılanlara şimdi de sizler eriştiniz ve işler sizin açınızdan farklı bir boyut kazandı. Benim fikrim odur ki, devletin merhamet ettiği bu Tanrımıza ihanet etmiş sapkınlara hiçbirimizin merhamet etmemesidir. Rab adına savaşan kullarıyız, önce içimizde barınan münafıkları temizlemeliyiz. Son olarak şunu da iyice bir hatırlayın ki, ben hayatımda ölümle çok kez burun buruna geldim, benim bu karara varmamda hiç bir duygusal bir etki yoktur. Söz sizlerde dostlarım.
9 Mayıs 2020 Cumartesi
1-4. sayılar
Solgun güneşin aydınlattığı hava iceri gri huzmeler halinde giriyordu. Insanların çoğu için kötü bir günün alameti olarak görülen bu havayı, pertev, seviyordu. Kimi zamanlar bu havanın yanında yağmuru da severdi, tabi, ıslanmamak ve sıcakta olmak kaydıyla. Sadece, izlemekti onunkisi. Lapa yağan karda ise güller açardı içinde. Bir çocuk gibi olurdu. Mujganin tek bir saniye bile aklından çıkmamasına rağmen, böyle durumlarda coşkulu duygusal değişimler yaşardı. Karın getirdiği mutluluk ve Mujganin armağanı hüzün birbirine karışırdı. Aslında bu bir değişim değil bütünleşme haliydi. Gri gibi, siyahi da beyazida içinde barındırır ama tespit edilemez. Işte buydu onun vaziyeti. Karşılıksız severdi müjgani, "karsilik beklemedim, zaten görmedim de" derdi. Ama durum içeride oyle değildi, deli gibi karşılık beklerdi. Ondan tek istediği kendisini sevmesiydi, buna karşılık ona elinden geldiğince dünyayı sunacağını düşünürdü. Aslinda sadece bu bile, pettev için,mujganin kendisini sevmesine yeterdi. Sahi, neler yapmazdı ki onun için? onu ısıtan sobanın odunu olmak bile kafiydi kimi zamanlar.
Gün ışımıştı, kuşlar böcekler uçuşmuyor, kargalar haykırıyordu " allahim, gayrimüslim mezarlığında mıyım " diye düşündü. Peşi sıra ister istemez kanı kabardı, yüzü gerildi, kaşları keskinlesti. Devleti savaştaydı. Güney cephesinden gelen haberler burnuna ihanet kokularını taşıyordu. Adeti üzerine bir bardak su içip herhangi bir lokma bişey yedikten sonra cama çıkıp cıgarasını yaktı. Beyni gitgeller içindeydi. Bir yandan müjgan bir yandan vatan kafasını allak bullak ediyor, hüzün bağları boğazını biraz daha sıkıyordu. Kararlıydı, bugün kimsenin kendisine ulaşmasına izin vermeyecek, bahcei saadete, podimaya, müjgan a gidecekti. Aslinda podimayi sevmezdi. Hem kötü bir şöhreti vardı hem uzaktı. Ama Mujhanin bulunduğu her her onun için bahcei saadetti. Mujgan onun için kutsaldı. Hic bir zaman onun hakkinda ahlaksızca ve kötü bir sey düşünememişti, bilakis bunu düşünmeyi bile düşünmemişti. Mujgan onun için Tanri katından bir hediye, ölüm arkadaşıydı. Belki de bu karara cabuk varmıştı, mantıklı da olmayabilirdi ama kalbi, savaş sırasında kafir görmüş mücahid gibi taarruz ediyordu. Bu aralar Mujhanin kutsiyetini ve onun icin yapıp yapacağı fedakarlıklara değer olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı. Çakalın sakinliği et görene kadardır. Pertev için daha beterdi, bırak müjgani görmeyi, sorgusu başlar başlamaz bitiyordu ve derin bir keder kalbini sıkıştırıyordu. Ne haddineydi müjgani sorgulamak? Bu düşüncelerle belirsiz bir tebessüm yayıldı suratına. Korktukları bir bir başına geliyordu. Yillarca aşkı inkar etmiş, aşkın norobiyolojisini araştırmış, sonu olan bir hal olduğunu görmüş, böyle mantıksız bir şey için yıpranma, acı çekme ihtimallerinden hep kaçınmıştı. Gel gör ki, o pençeye yakalanmıştı. Üstelik aşkına karşılık gelmiyordu. Herkeze her şeye tonlarca küfür etti, her saniye içi parçalaniyordu. Ağlayıp rahatlamak istiyordu, o bile olmuyordu. Bu düşüncelerle ufaktan bir kahvaltiyla beraber bir iki bardak çay içmiş, podima yolunu yarılamıştı bile. Bir an hayret etti. Ne ara gelmişti buraya, isinlanmis miydi?
Sonunda varmıştı podimaya. Güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamış, turuncuya kayıyordu. Rüzgâr ara ara sert esiyor, usutuyordu pertevi. Hastaydı zaten. Önemsemiyordu ama, başlatma lan hastalığına, müjgan da hasta diyordu.
Hem, onun vatanında, yıllarını geçirdiği, havasını soluyup tasina toprağına bastığı, hayvanlarını sevdiği, hüzünlerini mutluluklarini yaşadığı, ona tanıklık eden bu şanslı memlekette bulunmak kendisine ıyi gelmeyecek miydi? Bunları düşünmeyi bilinçli olarak seçmiyordu, başka şansı yoktu ki garibin. Allah yazmış, allah oynatmıştı. Kaderin böylesine can kurbandı. Intihar haram olmasa, mujganin, yüzünü guldurdugu ilk anda canına bile kiyabilirdi, onun mutluluğuyla ölmek... tebessümle karşılardı azraili.
Hastane de olacaktı müjgan. Pertev, önce hastaneyi,sonra ilgili bölümü buldu. Bankların birinde beklemeye başladı. Kalbî, sanki oraya ait değilmişte çıkmak istiyormuşçasina göğsünü zorluyordu. Tabiatına aykırıydı bu durum. Genelde böyle heyecanlanmaz, duygularını yogun yaşamazdı. Yaşadığını da belli etmez, sezdirmez, kimsenin haberi olmazdı. Ama şu kürt çocuğu tabiatını sarsmıştı. Mevzu o oluncs gönlü hükmediyordu perteve. Söyle derinden bir besmele çekti.
Işte çıkmıştı müjgan, allahim, kalbi çıkacaktı çocuğun, soluğu kesildi. Evet, evet oydu, yürüyordu işte, yüzü asikti. Kendisini gördü, kafasını çevirip yürümeye devam etti. Bir kac saniye sonra pertevin bulunduğu taraftaki çıkışa doğru yürümeye başladı. Metreler kala pertevi farkettiğinde şekli şemali kaymıştı,şok olmuştu. Pertevin içi erimişti bu görüntüye, allahim tam şuan alsam canımı diye düşündü. Öylece kalakaldı. Kendine geldiğinde, müjgan köşeyi dönmüş, babam burada diyordu,evet yüzünde gülümseme vardı. Pertevin dili tutulmuştu. Tek kelime edemeden ayrıldı oradan, dilini açmak için birine geçmiş olsun demek zorunluluğu hissetmişti. Şapşalca bir tebessüm vardı yüzünde. Sadece yüzü değil, gönlünün içi gülüyordu, uçuyordu sanki.
Allahım,bu aşk denen şey neydi böyle, bir yüzü cennet bir yüzü cehennem.
Hızlıca çıkışın karşısındaki cafeye gitti. Bir çay söyleyip, semavisini bir kez daha gormek için dualar ediyordu. Bu dua kabul oldu, müjgani babasıyla çıkarken bir kez daha gördü. Hem de gülümserken. Öyle çocukça ve içten bir gülüş yakalamıştı ki, bunun yarattığı etkiyi tarif edemezdi. Bir gün olur da birine anlatırsa, sadece, iki damla yaşın aktığından bahsedecekti. Bu öyle derin bir histi ki söylense söz utanır, yazılsa yazı kızarırdı. Zaten insanlar okuyup geçmiyor muydu? Dinleyip, en iyi ihtimalle, sırf yapmış olmak için tavsiye vermeyecekler miydi? E ne gerek vardı o zaman sahteliğe?
Cayın parasını ödeyip garsonla adeta sarmaş dolaş vedalaştıktan sonra hastanede müjgani gördüğü yere gitti. Ne yapacağını bilmiyordu. Niye gelmişti ki buraya? Bilinci kapalıydı yoldayken. Ayakları getirmişti onu buraya. Vücudunu beyni degil de ayakları yönetiyor gibiydi. Gözlerinde ise şeker kokulu hafif bir nem vardı. Mujganin çıktığı odanın dibindeydi. Etrafta az bir hasta kalmıştı. Babasının oturduğu koltuğa baktı. Ulan pezevenk dedi ve sırıttı hafiften. 20 yıl once attığın tohum bugün benim ağacım oldu. Pezevenk kelimesini sevdiklerine kullanırdı. Babası bir istisna olmuştu. Olsundu, ortalık biraz daha sakinleşti. Kendi oturduğu yere gitti. Kalktı, mujganin şok geçirdiği yerde durdu, etrafa baktı, onu gören kimse yoktu. Usulca, önce yeri öptü, sonra alnını sürdü. Buna kendi de inanamıyordu. Onu 19 saniye görmüştü. O 19 saniye, cennette yaşanan bir 19 saniye diye zihnine.
Dönüp dönüp arkasına bakıyordu durağa doğru giderken. Sevincine eşlik eden bir de hüzün vardı şimdi. Ona yakın olmak güzeldi ve birazdan gitmesi gerekiyordu. Kimseye söylemeyecekti yeri öptüğünü, bir allah bir kendisi bilsin yeterdi. Ayni zamanda mujganin da öğrenmesini istiyordu bir şekilde. Bilsindi, hissetsindi kendisinin 5 yıllıklarla, basit öngörüler ve ilk acılarla alakası olmadığını. Evet, neyin ne olacağını kimse bilemez ama yaşanmamışlıklarin pismanligi bir başka olurdu. Insanın peşini ömür boyu asla bırakmazdı.
Aklında bunlar varken vazgeçmişti dönmekten, mujganin mahallesine gidecekti. Bir şekilde bulurdu evlerini. Babasının aracını görmüştü zaten, ee, bir şeyi gerçekten istedi mi de yoktan var etmek kanında vardı. Zaman kaybetmemeliydi daha fazla. Tekrar yola çıktı, o garip mahalleyi buldu. Bütün sokakları tek tek arşınladı. Dolaylı şekilde cezaevine çıkan uzun toprakyol ve kuzey hattını saran bozkırda adımlar attı, hic bir sey düşünemeden takılı kaldı. Düşünemiyordu ama hissediyordu, arkasında müjgan, önünde bozkır. Bozkırın bu boş görüntüsü aldatmamışmiydi bir çok insanı? Daima tehlike barındırır ama bilmeyen veya yaşamayan bunu asla farkedemezdi. Imkan dahilinde olmadığını bilse de Kazak bir atlının çıkıp geleceği fikri, onu hem buradan gitmeye hem burada kalmaya zorluyordu. Bozkır, geceleri bir başka güzeldi. Bir kac dakikalığına müjgani unutturacak kadar. Ama ümitlenmesindi, o, müjgani Bir kac dakikalığına unutturabiliyorsa, müjgan da onu ömür boyu unutturabilirdi. Ki bunun ayak sesleri de gelmeye başlamıştı perteve. Tekrar sokakları fethetmeye başladı. Yafes yol gösterdi, baba aracını buldu, bu evdr baba evi olmalıydı. 3.kata ve yandaki boş araziye baktı. Bu odanın da müjgana ait olduğunu hissetti, öyle bir hiski ispat niteliğinde idi. Odanın camina asılı türk bayrağını gördü. Yaşlı bir ananın hüznü doldu ciğerlerine. Sahibinin öldüğünden bihaber bir köpek gibi masum hissetti kendini. Oğlum pertev dedi, eger şimdi ayrılmazsan buradan, yorgunluktan düşünce veya babası vurunca kendine gelirsin.
Gün ışımıştı, kuşlar böcekler uçuşmuyor, kargalar haykırıyordu " allahim, gayrimüslim mezarlığında mıyım " diye düşündü. Peşi sıra ister istemez kanı kabardı, yüzü gerildi, kaşları keskinlesti. Devleti savaştaydı. Güney cephesinden gelen haberler burnuna ihanet kokularını taşıyordu. Adeti üzerine bir bardak su içip herhangi bir lokma bişey yedikten sonra cama çıkıp cıgarasını yaktı. Beyni gitgeller içindeydi. Bir yandan müjgan bir yandan vatan kafasını allak bullak ediyor, hüzün bağları boğazını biraz daha sıkıyordu. Kararlıydı, bugün kimsenin kendisine ulaşmasına izin vermeyecek, bahcei saadete, podimaya, müjgan a gidecekti. Aslinda podimayi sevmezdi. Hem kötü bir şöhreti vardı hem uzaktı. Ama Mujhanin bulunduğu her her onun için bahcei saadetti. Mujgan onun için kutsaldı. Hic bir zaman onun hakkinda ahlaksızca ve kötü bir sey düşünememişti, bilakis bunu düşünmeyi bile düşünmemişti. Mujgan onun için Tanri katından bir hediye, ölüm arkadaşıydı. Belki de bu karara cabuk varmıştı, mantıklı da olmayabilirdi ama kalbi, savaş sırasında kafir görmüş mücahid gibi taarruz ediyordu. Bu aralar Mujhanin kutsiyetini ve onun icin yapıp yapacağı fedakarlıklara değer olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı. Çakalın sakinliği et görene kadardır. Pertev için daha beterdi, bırak müjgani görmeyi, sorgusu başlar başlamaz bitiyordu ve derin bir keder kalbini sıkıştırıyordu. Ne haddineydi müjgani sorgulamak? Bu düşüncelerle belirsiz bir tebessüm yayıldı suratına. Korktukları bir bir başına geliyordu. Yillarca aşkı inkar etmiş, aşkın norobiyolojisini araştırmış, sonu olan bir hal olduğunu görmüş, böyle mantıksız bir şey için yıpranma, acı çekme ihtimallerinden hep kaçınmıştı. Gel gör ki, o pençeye yakalanmıştı. Üstelik aşkına karşılık gelmiyordu. Herkeze her şeye tonlarca küfür etti, her saniye içi parçalaniyordu. Ağlayıp rahatlamak istiyordu, o bile olmuyordu. Bu düşüncelerle ufaktan bir kahvaltiyla beraber bir iki bardak çay içmiş, podima yolunu yarılamıştı bile. Bir an hayret etti. Ne ara gelmişti buraya, isinlanmis miydi?
Sonunda varmıştı podimaya. Güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamış, turuncuya kayıyordu. Rüzgâr ara ara sert esiyor, usutuyordu pertevi. Hastaydı zaten. Önemsemiyordu ama, başlatma lan hastalığına, müjgan da hasta diyordu.
Hem, onun vatanında, yıllarını geçirdiği, havasını soluyup tasina toprağına bastığı, hayvanlarını sevdiği, hüzünlerini mutluluklarini yaşadığı, ona tanıklık eden bu şanslı memlekette bulunmak kendisine ıyi gelmeyecek miydi? Bunları düşünmeyi bilinçli olarak seçmiyordu, başka şansı yoktu ki garibin. Allah yazmış, allah oynatmıştı. Kaderin böylesine can kurbandı. Intihar haram olmasa, mujganin, yüzünü guldurdugu ilk anda canına bile kiyabilirdi, onun mutluluğuyla ölmek... tebessümle karşılardı azraili.
Hastane de olacaktı müjgan. Pertev, önce hastaneyi,sonra ilgili bölümü buldu. Bankların birinde beklemeye başladı. Kalbî, sanki oraya ait değilmişte çıkmak istiyormuşçasina göğsünü zorluyordu. Tabiatına aykırıydı bu durum. Genelde böyle heyecanlanmaz, duygularını yogun yaşamazdı. Yaşadığını da belli etmez, sezdirmez, kimsenin haberi olmazdı. Ama şu kürt çocuğu tabiatını sarsmıştı. Mevzu o oluncs gönlü hükmediyordu perteve. Söyle derinden bir besmele çekti.
Işte çıkmıştı müjgan, allahim, kalbi çıkacaktı çocuğun, soluğu kesildi. Evet, evet oydu, yürüyordu işte, yüzü asikti. Kendisini gördü, kafasını çevirip yürümeye devam etti. Bir kac saniye sonra pertevin bulunduğu taraftaki çıkışa doğru yürümeye başladı. Metreler kala pertevi farkettiğinde şekli şemali kaymıştı,şok olmuştu. Pertevin içi erimişti bu görüntüye, allahim tam şuan alsam canımı diye düşündü. Öylece kalakaldı. Kendine geldiğinde, müjgan köşeyi dönmüş, babam burada diyordu,evet yüzünde gülümseme vardı. Pertevin dili tutulmuştu. Tek kelime edemeden ayrıldı oradan, dilini açmak için birine geçmiş olsun demek zorunluluğu hissetmişti. Şapşalca bir tebessüm vardı yüzünde. Sadece yüzü değil, gönlünün içi gülüyordu, uçuyordu sanki.
Allahım,bu aşk denen şey neydi böyle, bir yüzü cennet bir yüzü cehennem.
Hızlıca çıkışın karşısındaki cafeye gitti. Bir çay söyleyip, semavisini bir kez daha gormek için dualar ediyordu. Bu dua kabul oldu, müjgani babasıyla çıkarken bir kez daha gördü. Hem de gülümserken. Öyle çocukça ve içten bir gülüş yakalamıştı ki, bunun yarattığı etkiyi tarif edemezdi. Bir gün olur da birine anlatırsa, sadece, iki damla yaşın aktığından bahsedecekti. Bu öyle derin bir histi ki söylense söz utanır, yazılsa yazı kızarırdı. Zaten insanlar okuyup geçmiyor muydu? Dinleyip, en iyi ihtimalle, sırf yapmış olmak için tavsiye vermeyecekler miydi? E ne gerek vardı o zaman sahteliğe?
Cayın parasını ödeyip garsonla adeta sarmaş dolaş vedalaştıktan sonra hastanede müjgani gördüğü yere gitti. Ne yapacağını bilmiyordu. Niye gelmişti ki buraya? Bilinci kapalıydı yoldayken. Ayakları getirmişti onu buraya. Vücudunu beyni degil de ayakları yönetiyor gibiydi. Gözlerinde ise şeker kokulu hafif bir nem vardı. Mujganin çıktığı odanın dibindeydi. Etrafta az bir hasta kalmıştı. Babasının oturduğu koltuğa baktı. Ulan pezevenk dedi ve sırıttı hafiften. 20 yıl once attığın tohum bugün benim ağacım oldu. Pezevenk kelimesini sevdiklerine kullanırdı. Babası bir istisna olmuştu. Olsundu, ortalık biraz daha sakinleşti. Kendi oturduğu yere gitti. Kalktı, mujganin şok geçirdiği yerde durdu, etrafa baktı, onu gören kimse yoktu. Usulca, önce yeri öptü, sonra alnını sürdü. Buna kendi de inanamıyordu. Onu 19 saniye görmüştü. O 19 saniye, cennette yaşanan bir 19 saniye diye zihnine.
Dönüp dönüp arkasına bakıyordu durağa doğru giderken. Sevincine eşlik eden bir de hüzün vardı şimdi. Ona yakın olmak güzeldi ve birazdan gitmesi gerekiyordu. Kimseye söylemeyecekti yeri öptüğünü, bir allah bir kendisi bilsin yeterdi. Ayni zamanda mujganin da öğrenmesini istiyordu bir şekilde. Bilsindi, hissetsindi kendisinin 5 yıllıklarla, basit öngörüler ve ilk acılarla alakası olmadığını. Evet, neyin ne olacağını kimse bilemez ama yaşanmamışlıklarin pismanligi bir başka olurdu. Insanın peşini ömür boyu asla bırakmazdı.
Aklında bunlar varken vazgeçmişti dönmekten, mujganin mahallesine gidecekti. Bir şekilde bulurdu evlerini. Babasının aracını görmüştü zaten, ee, bir şeyi gerçekten istedi mi de yoktan var etmek kanında vardı. Zaman kaybetmemeliydi daha fazla. Tekrar yola çıktı, o garip mahalleyi buldu. Bütün sokakları tek tek arşınladı. Dolaylı şekilde cezaevine çıkan uzun toprakyol ve kuzey hattını saran bozkırda adımlar attı, hic bir sey düşünemeden takılı kaldı. Düşünemiyordu ama hissediyordu, arkasında müjgan, önünde bozkır. Bozkırın bu boş görüntüsü aldatmamışmiydi bir çok insanı? Daima tehlike barındırır ama bilmeyen veya yaşamayan bunu asla farkedemezdi. Imkan dahilinde olmadığını bilse de Kazak bir atlının çıkıp geleceği fikri, onu hem buradan gitmeye hem burada kalmaya zorluyordu. Bozkır, geceleri bir başka güzeldi. Bir kac dakikalığına müjgani unutturacak kadar. Ama ümitlenmesindi, o, müjgani Bir kac dakikalığına unutturabiliyorsa, müjgan da onu ömür boyu unutturabilirdi. Ki bunun ayak sesleri de gelmeye başlamıştı perteve. Tekrar sokakları fethetmeye başladı. Yafes yol gösterdi, baba aracını buldu, bu evdr baba evi olmalıydı. 3.kata ve yandaki boş araziye baktı. Bu odanın da müjgana ait olduğunu hissetti, öyle bir hiski ispat niteliğinde idi. Odanın camina asılı türk bayrağını gördü. Yaşlı bir ananın hüznü doldu ciğerlerine. Sahibinin öldüğünden bihaber bir köpek gibi masum hissetti kendini. Oğlum pertev dedi, eger şimdi ayrılmazsan buradan, yorgunluktan düşünce veya babası vurunca kendine gelirsin.
8 Mayıs 2020 Cuma
21.sayı
Güneyden esen rüzgarın da yardımıyla limana hızlıca vardılar. Yahudi yolda fikrini değiştirmiş, adamı kahve yerine limandaki gemilerinden birine götürmeye karar vermişti. Bir kaç denizcisiyle beraber açılacaklardı. Denizcilerin meraklı bakışları arasında adaların doğu tarafına doğru açılmışlardı. Güverteden merdivenle aşağı inmişler, sevkiyatlarını bekleyen ürünlerin arasından mürettebat kamarasına geçmişlerdi. Yahudi'nin aklında türlü fikirler, Pertev'de ise bir gözlemci havası vardı. Yahudi, adamı kamaranın ortasında, kapıya uzak olan sandalyeye oturtmuş, kendi de tam karşısına, kapı tarafında ki sandalyeye yayılmıştı. Pertev ise, kapının bulunduğu tarafta, odanın tam köşesinde, kollarını birbirine kenetlemiş vaziyette ayakta duruyordu.
Yahudi soğukkanlılıkla, aynı zamanda her an cezalandırabilecek güngörmüş, soylu bir tavırla konuşmaya başladı.
-Adın ne senin oğlum?
-Yu-yusuf karaman.
-Yusuf... peygamber ismi... biliyor musun, seninle adaşız Yusuf... Söylesene Yusuf, benim kim olduğumu biliyor musun?
-Ağa, bilmiyorum ağa, bilmiyorum.
-Seni bağışlamamı ister misin Yusuf? Hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam etmek ister misin Yusuf? Beni öldürmeye hiç çalışmamışsın gibi?
-Nasıl olacak o iş ağa? Elbet ağa. Kurban olurum sana ağa, elini ayağını öperim.
Yahudi, fötr şapkasını çıkartıp önündeki masaya koydu.
-Bu şapkanın başımdan çıkması, benim hayatımı kurtardı. Şimdi tekrar başımdan çıkıyor, bu sefer de senin hayatını alacak olmasın?
Yahudi çok sakin bir şekilde konuşurken, konuşmanın gitgelliği ve onun sakinliği yüzünden sırılsıklam ter içinde kalmıştı Çingene.
Sağ kolunun acısı yüzünden oraya baskı uygulayan sol kolunu yalvarırcasına havaya kaldırarak:
-Affet beni beyim, kulun köpeğin olayım affet beni.
-Niye beni öldürmeye kastettin Yusuf?
Yusuf tüm inandırıcılığını kullanmaya çalışarak konuştu.
-Sefaletten, fakirlikten ağam. Varlıklı adama benziyorsun ağam. Açlıktan nefesim kokuyor benim. Yemek yiyemediğim çok gün oluyor. Bokun, pisliğin içinde yaşıyorum. Eşyalarını satıp karnımı doyurmak istiyordum bir süre. Hepsi bu ağam. Merhametli adama benziyorsun, lütfen affet beni beyim.
Adam sözünü bitirince Pertev kapının üzerinde asılı olan urganı alarak hızlıca adamın arkasına geçti ve ipi boynuna sarıp sıkmaya başladı. O kadar hızlı bir şekilde olmuştu ki bu, adamın ne olduğunu anlamaya çalışan dehşeti hemen sönmüş, yerini hayatta kalma mücadelesine bırakmıştı. Olabildiğince sıkıyordu ipi Pertev, adam nefes alamıyordu. Tek eliyle olabildiğince ipten kurtulmaya çalışıyordu ama nafileydi tüm çabaları. Ağzından tükürükler çıka çıka bir şeyler söylemek için uğraşıyordu ama onun bu çabası ikisince de görmezden geliniyordu. En sonunda ipi boynundan aldı Pertev. Hiç bir şey söylemeden hafif karanlığın buluştuğu köşeye geçti.
Ağzından kan gelmiş, vücudu ter içinde, yeniden nefes alabilmenin verdiği yaşama isteğiyle ve ölümün şu an şahdamarından daha yakın olmasının idrakiyle kendine gelmeye çalışıyordu Çingene.
Bir cıgara yaktı Yahudi. Çingeneye de uzattı. Bilenler için, işbirliği yapmak isteğinin işaretiydi bu. Yaklaşık otuz saniye masaya baktıktan sonra bakışlarını adama kilitledi Solomon. Aksi kabul edilemeyecek derece kararlı bir şekilde konuşmaya başladı.
-O urgan bir kez daha başına geçerse sen ölmeden çıkmayacak. Anlıyor musun beni? Bu hırsızlık için yapılan bir cinayet girişimi değildi.
Ayağa kalktı ve bastonunu belirli aralıklarla yere vurarak bir ileri bir geri yürümeye başladı.
-Beni salak yerine koyma Yusuf. Senin her şeyini öğrenirim, sevenlerine de bir eşyanla beraber denizden bir tane balık gönderirim.
Bu, Yusuf'un cesedinin denizin dibine atıldığının bildirilmesi anlamına geliyordu.
Yusuf, daha fazla direnebilecek bir irade gösteremedi. Göstermesine de imkan yoktu. Zaten burada konuşmazsa kesinkes ölecekti. E konuşursa bir ihtimal yaşama şansı olduğunu görüyordu. Tamamen bu adamın insafında da olsa belki yaşayabilirdi. Ölmek istemiyordu Yusuf. Ölmek istemiyordu.
Yaran kötüleşiyor Yusuf diye bağırdı köşeden Pertev. İlk kez konuşmuştu. Ne demekti bu şimdi? Acaba konuşursa gerçekten canı bağışlanacak mıydı? Yoksa konuştuktan sonra onu öldürecekler miydi? Bilmiyordu işte ne olacağını ama konuşursa en azından bunu öğrenme fırsatı olacaktı. Kendini en kötüsüne hazırlayarak sol kolunu masaya dayadı. -Ağam dedi ve bir süre konuşmadan Yahudinin uzattığı cigarayı içmeye devam etti.
-Ağam, beni Sabetaycılar tuttu. Beni onların tuttuğunu da bilmiyordum esasında. Aracı olan kişi ağzından kaçırmıştı bu bilgiyi. Bir kaç gün limanda ulaşılabilecek yerlerde bana "tamam, adamın işte bu" demelerini, yani seni bekledim. O bir kaç günde de yemeğimi suyumu eksik etmediler. Dedim sana ağam, ben fakir bir insanım. Bugün ise hazırlanmamı söylediler. Aracı olan arkadaşımla beraber size peşi sıra adaya gittik. Sizi sürekli takip ettik. Giderken deniz taksiyle gitmiştiniz, dönerken de o şekilde dönecektiniz büyük ihtimal. Sizin limana inen yokuşa girdiğinizi görünce arkadaşımla sizden önce limana gittik.
Sıkıntılı bir şekilde anlatıyordu bunları Çingene. Kanı çekiliyordu. Kurbanına, onu nasıl avlamaya çalıştığını anlatmak ve şu an ise avına av olmak elini kolu bağlar bir hale sokuyordu onu.
-Arkadaşım tekneciyle görüştü ve yanıma geldi. "Silahı boşver, denizde bıçakla halledeceksin işlerini, sonra da denize atacaksın. Onların bindiği salda kürekçi olacaksın, hesapta olmayan adam içinde ayrıca bir para alman için konuşacağım" dedi. Siz tekneciyle konuşup seçtiğiniz sala bindiğiniz zaman, kulübede çay içen kürekçi rolü yapıyordum bende. Tekneci, "Ferman, sıra sende oğlum" diye çağırdı beni. Açıldıktan sonra, salların tenhalaştığı bir yerde sizi öldürüp suya atacaktım.
Senin kim olduğunu bilmiyordum ağa, hala da bilmiyorum, kimsin nesin, bilmiyorum. Sefalet içinde olduğum için yapacaktım bu işi. Dedim sana ağam, fakirin biriyim ben.
Yahudi'de işin mimarlarını bulduğundan bir rahatlama, artık bir savaşın başlamış olmasından dolayıda ufak çaplı bir kaygı vardı. Bastonuna dayanarak ayağa kalktı, "Yaşayacaksın" dedi ve Pertev'e "İstediğini yap." diyerek odadan çıktı.
Pertev masaya yaklaştı ve Yahudinin kalktığı sandalyenin başında dikilerek sordu.
-Kimin kimsen, düşünmek zorunda olduğun birileri var mı?
-Yok, ben yalnız bir garibim.
-Silah kullanmayı biliyor musun?
-Herkesin bildiği kadar.
-Herkes silah mı kullanıyor lan?
-Biliyorum... Biliyorum.
-Bundan sonra benim korumam olacaksın. Hep yanımda olacaksın. Hiç bir eksiğin olmayacak. Senden tek isteğim sadakatin. Bağışladığımız canı almak istemeyiz. Anlıyor musun beni Yusuf?
- A-a- Anl... Tabii ağabe...
-
Yahudi soğukkanlılıkla, aynı zamanda her an cezalandırabilecek güngörmüş, soylu bir tavırla konuşmaya başladı.
-Adın ne senin oğlum?
-Yu-yusuf karaman.
-Yusuf... peygamber ismi... biliyor musun, seninle adaşız Yusuf... Söylesene Yusuf, benim kim olduğumu biliyor musun?
-Ağa, bilmiyorum ağa, bilmiyorum.
-Seni bağışlamamı ister misin Yusuf? Hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam etmek ister misin Yusuf? Beni öldürmeye hiç çalışmamışsın gibi?
-Nasıl olacak o iş ağa? Elbet ağa. Kurban olurum sana ağa, elini ayağını öperim.
Yahudi, fötr şapkasını çıkartıp önündeki masaya koydu.
-Bu şapkanın başımdan çıkması, benim hayatımı kurtardı. Şimdi tekrar başımdan çıkıyor, bu sefer de senin hayatını alacak olmasın?
Yahudi çok sakin bir şekilde konuşurken, konuşmanın gitgelliği ve onun sakinliği yüzünden sırılsıklam ter içinde kalmıştı Çingene.
Sağ kolunun acısı yüzünden oraya baskı uygulayan sol kolunu yalvarırcasına havaya kaldırarak:
-Affet beni beyim, kulun köpeğin olayım affet beni.
-Niye beni öldürmeye kastettin Yusuf?
Yusuf tüm inandırıcılığını kullanmaya çalışarak konuştu.
-Sefaletten, fakirlikten ağam. Varlıklı adama benziyorsun ağam. Açlıktan nefesim kokuyor benim. Yemek yiyemediğim çok gün oluyor. Bokun, pisliğin içinde yaşıyorum. Eşyalarını satıp karnımı doyurmak istiyordum bir süre. Hepsi bu ağam. Merhametli adama benziyorsun, lütfen affet beni beyim.
Adam sözünü bitirince Pertev kapının üzerinde asılı olan urganı alarak hızlıca adamın arkasına geçti ve ipi boynuna sarıp sıkmaya başladı. O kadar hızlı bir şekilde olmuştu ki bu, adamın ne olduğunu anlamaya çalışan dehşeti hemen sönmüş, yerini hayatta kalma mücadelesine bırakmıştı. Olabildiğince sıkıyordu ipi Pertev, adam nefes alamıyordu. Tek eliyle olabildiğince ipten kurtulmaya çalışıyordu ama nafileydi tüm çabaları. Ağzından tükürükler çıka çıka bir şeyler söylemek için uğraşıyordu ama onun bu çabası ikisince de görmezden geliniyordu. En sonunda ipi boynundan aldı Pertev. Hiç bir şey söylemeden hafif karanlığın buluştuğu köşeye geçti.
Ağzından kan gelmiş, vücudu ter içinde, yeniden nefes alabilmenin verdiği yaşama isteğiyle ve ölümün şu an şahdamarından daha yakın olmasının idrakiyle kendine gelmeye çalışıyordu Çingene.
Bir cıgara yaktı Yahudi. Çingeneye de uzattı. Bilenler için, işbirliği yapmak isteğinin işaretiydi bu. Yaklaşık otuz saniye masaya baktıktan sonra bakışlarını adama kilitledi Solomon. Aksi kabul edilemeyecek derece kararlı bir şekilde konuşmaya başladı.
-O urgan bir kez daha başına geçerse sen ölmeden çıkmayacak. Anlıyor musun beni? Bu hırsızlık için yapılan bir cinayet girişimi değildi.
Ayağa kalktı ve bastonunu belirli aralıklarla yere vurarak bir ileri bir geri yürümeye başladı.
-Beni salak yerine koyma Yusuf. Senin her şeyini öğrenirim, sevenlerine de bir eşyanla beraber denizden bir tane balık gönderirim.
Bu, Yusuf'un cesedinin denizin dibine atıldığının bildirilmesi anlamına geliyordu.
Yusuf, daha fazla direnebilecek bir irade gösteremedi. Göstermesine de imkan yoktu. Zaten burada konuşmazsa kesinkes ölecekti. E konuşursa bir ihtimal yaşama şansı olduğunu görüyordu. Tamamen bu adamın insafında da olsa belki yaşayabilirdi. Ölmek istemiyordu Yusuf. Ölmek istemiyordu.
Yaran kötüleşiyor Yusuf diye bağırdı köşeden Pertev. İlk kez konuşmuştu. Ne demekti bu şimdi? Acaba konuşursa gerçekten canı bağışlanacak mıydı? Yoksa konuştuktan sonra onu öldürecekler miydi? Bilmiyordu işte ne olacağını ama konuşursa en azından bunu öğrenme fırsatı olacaktı. Kendini en kötüsüne hazırlayarak sol kolunu masaya dayadı. -Ağam dedi ve bir süre konuşmadan Yahudinin uzattığı cigarayı içmeye devam etti.
-Ağam, beni Sabetaycılar tuttu. Beni onların tuttuğunu da bilmiyordum esasında. Aracı olan kişi ağzından kaçırmıştı bu bilgiyi. Bir kaç gün limanda ulaşılabilecek yerlerde bana "tamam, adamın işte bu" demelerini, yani seni bekledim. O bir kaç günde de yemeğimi suyumu eksik etmediler. Dedim sana ağam, ben fakir bir insanım. Bugün ise hazırlanmamı söylediler. Aracı olan arkadaşımla beraber size peşi sıra adaya gittik. Sizi sürekli takip ettik. Giderken deniz taksiyle gitmiştiniz, dönerken de o şekilde dönecektiniz büyük ihtimal. Sizin limana inen yokuşa girdiğinizi görünce arkadaşımla sizden önce limana gittik.
Sıkıntılı bir şekilde anlatıyordu bunları Çingene. Kanı çekiliyordu. Kurbanına, onu nasıl avlamaya çalıştığını anlatmak ve şu an ise avına av olmak elini kolu bağlar bir hale sokuyordu onu.
-Arkadaşım tekneciyle görüştü ve yanıma geldi. "Silahı boşver, denizde bıçakla halledeceksin işlerini, sonra da denize atacaksın. Onların bindiği salda kürekçi olacaksın, hesapta olmayan adam içinde ayrıca bir para alman için konuşacağım" dedi. Siz tekneciyle konuşup seçtiğiniz sala bindiğiniz zaman, kulübede çay içen kürekçi rolü yapıyordum bende. Tekneci, "Ferman, sıra sende oğlum" diye çağırdı beni. Açıldıktan sonra, salların tenhalaştığı bir yerde sizi öldürüp suya atacaktım.
Senin kim olduğunu bilmiyordum ağa, hala da bilmiyorum, kimsin nesin, bilmiyorum. Sefalet içinde olduğum için yapacaktım bu işi. Dedim sana ağam, fakirin biriyim ben.
Yahudi'de işin mimarlarını bulduğundan bir rahatlama, artık bir savaşın başlamış olmasından dolayıda ufak çaplı bir kaygı vardı. Bastonuna dayanarak ayağa kalktı, "Yaşayacaksın" dedi ve Pertev'e "İstediğini yap." diyerek odadan çıktı.
Pertev masaya yaklaştı ve Yahudinin kalktığı sandalyenin başında dikilerek sordu.
-Kimin kimsen, düşünmek zorunda olduğun birileri var mı?
-Yok, ben yalnız bir garibim.
-Silah kullanmayı biliyor musun?
-Herkesin bildiği kadar.
-Herkes silah mı kullanıyor lan?
-Biliyorum... Biliyorum.
-Bundan sonra benim korumam olacaksın. Hep yanımda olacaksın. Hiç bir eksiğin olmayacak. Senden tek isteğim sadakatin. Bağışladığımız canı almak istemeyiz. Anlıyor musun beni Yusuf?
- A-a- Anl... Tabii ağabe...
-
6 Mayıs 2020 Çarşamba
20.sayı
Günleri huzurlu geçiyordu Müjgan'ın. Denizle arasında adeta bir hat gibi ucu bucağı olmayıp süregiden yeşilliklere hep öyle kalmalarını umut ederek onları kucaklarcasına geziniyordu. Çünkü bu doğa harikası yeşilliklerin bir kısmı zengin dava vekilleri ve tabipler tarafından mülk olarak alınarak, Avrupalı seyyahlar, bürokratlar, paşalar için tatil beldesi amacıyla hizmet verecekti. Ekonomiymiş, milli gelirmiş, Müjganın umrunda değildi bunlar. Doğa katlolmasındı onun derdi. Ayrıca amcası da ne olduysa birden hatasını anlayıp köye yollanmıştı. Sevinmişti onun yanlışını farketmesine Müjgan.
Şu an her şeyler güzeldi. Bol bol meşgalesi vardı. Bahçeyle ve hayvanlarla ilgileniyor, yemek ve temizlik yapıyor, kilim dokumayı öğreniyordu. Resimler çizip şiirler yazıyordu. Ne kadar mutlu ve huzurlu olursa olsun onun hep dramatik bir tarafı vardı. Genellikle bu yönü, elinden çıkan eserlere çok yansırdı. Güven içindeyken bile kötüyü bekleme ve ona hazır olma güdüsünden geliyordu bu da. Ne yapsın, içindeki dev öyle yaptırıyordu. Bu konuda tek istisnası Pertev oluyordu. Bazen bir resimde geçmişteki korkularıyla yüzleşirdi, bazen bir şiirde insanların değer bilmezliğine isyan ederdi. Hoş, bu konuda da yeni bir istisnası vardı. Hem de içinde kelebekler açtıran bir istisnaydı bu. İstisnalar kaideyi bozmaz derler. Varsın bozmasın, bu istisna onun kaidesi olmuştu çünkü. Her zaman da derin bir heyecan ve dinamiklik hali içinde bulunuyordu. Onun hiç bir zaman başka bir insandan büyükçe beklentileri olmamıştı. İleride, eğer olursa, mütevazi bir hayat sürmek istiyordu. Kendi kendine yetebilen bir yaşam. Ve bu yaşam da, yardım edebileceği insanlar için tutturacağı temponun ona izin verdiği kadarıyla olacaktı. Haksızlığa uğramış, itilip kakılmış, zor durumda olan insanların feryatlarını görmezden gelemiyordu. En azından elinden geleni yapmak istiyordu. Ve şimdi karşısında da öyle bir insan vardı ki, ona hem kutsal müesseseyi sunan, hem de o duyulan ve duyulmayan feryatların notalarının sonunu getirebilecek istekleri olan. Henüz genç yaşında elinden gelen şeyleri yapmaya da başlamıştı bile. Öyle büyük umutları vardı ki onun için. Onunla beraber öyle güzel günler görmek istiyordu ki Allaha sürekli dualar ediyordu. İnsanlığa olan umudunun yeşerdiği zamanlar da bir bakıyor, aklında ki insanlık kavramını Pertev işgal etmiş halde. Ve biliyordu ki, bu durum bozulursa, kişiliğine ters olarak adeta bir yıkım yaşayabilirdi. Bırak insanlara yardım edebilmeyi, kendine bile yardım edemeyecek hale gelebilirdi. Lakin hep atladığı bir şey de vardı, böyle bir durumda asıl Pertev'in yıkılacağı.
Şu an her şeyler güzeldi. Bol bol meşgalesi vardı. Bahçeyle ve hayvanlarla ilgileniyor, yemek ve temizlik yapıyor, kilim dokumayı öğreniyordu. Resimler çizip şiirler yazıyordu. Ne kadar mutlu ve huzurlu olursa olsun onun hep dramatik bir tarafı vardı. Genellikle bu yönü, elinden çıkan eserlere çok yansırdı. Güven içindeyken bile kötüyü bekleme ve ona hazır olma güdüsünden geliyordu bu da. Ne yapsın, içindeki dev öyle yaptırıyordu. Bu konuda tek istisnası Pertev oluyordu. Bazen bir resimde geçmişteki korkularıyla yüzleşirdi, bazen bir şiirde insanların değer bilmezliğine isyan ederdi. Hoş, bu konuda da yeni bir istisnası vardı. Hem de içinde kelebekler açtıran bir istisnaydı bu. İstisnalar kaideyi bozmaz derler. Varsın bozmasın, bu istisna onun kaidesi olmuştu çünkü. Her zaman da derin bir heyecan ve dinamiklik hali içinde bulunuyordu. Onun hiç bir zaman başka bir insandan büyükçe beklentileri olmamıştı. İleride, eğer olursa, mütevazi bir hayat sürmek istiyordu. Kendi kendine yetebilen bir yaşam. Ve bu yaşam da, yardım edebileceği insanlar için tutturacağı temponun ona izin verdiği kadarıyla olacaktı. Haksızlığa uğramış, itilip kakılmış, zor durumda olan insanların feryatlarını görmezden gelemiyordu. En azından elinden geleni yapmak istiyordu. Ve şimdi karşısında da öyle bir insan vardı ki, ona hem kutsal müesseseyi sunan, hem de o duyulan ve duyulmayan feryatların notalarının sonunu getirebilecek istekleri olan. Henüz genç yaşında elinden gelen şeyleri yapmaya da başlamıştı bile. Öyle büyük umutları vardı ki onun için. Onunla beraber öyle güzel günler görmek istiyordu ki Allaha sürekli dualar ediyordu. İnsanlığa olan umudunun yeşerdiği zamanlar da bir bakıyor, aklında ki insanlık kavramını Pertev işgal etmiş halde. Ve biliyordu ki, bu durum bozulursa, kişiliğine ters olarak adeta bir yıkım yaşayabilirdi. Bırak insanlara yardım edebilmeyi, kendine bile yardım edemeyecek hale gelebilirdi. Lakin hep atladığı bir şey de vardı, böyle bir durumda asıl Pertev'in yıkılacağı.
4 Mayıs 2020 Pazartesi
19.sayı
Aradan bir ay geçmişti. İnsanlar yeni tanıştıkları bu rakiyi çok sevmiş, inanılmaz bir talep doğmuştu. Hatta odur ki, Giritliler üretimde zorluğa bile düşmüştü. Nafia Nazırı Noradunkyan'ın Çamlıca da ki evine de yüz şişe satılmıştı. Yani Pertev, nezaretten bir devlet adamıyla iş yapmış, ürününün, bu kesesi geniş çakallar arasında yayılma imkanı doğmuştu. Eğer buradan yürüyebilirse başka işlere de atılabilme ihtimalini elinde bulunduruyordu.
Ek olarak, Prens Adalarına da satmaya başlamıştı. Yahudi sayesinde olmuştu bu da. Büyük adada yaşayan Ermeni ve Rum ahbaplarını ziyarete giderken Pertev'den kendisiyle gelmesini rica etmişti Yahudi. Dostlarıyla Panayia Rum Kilisesi avlusunda hasret giderdikten sonra yanında getirdiği rakiden ikram etmiş, orada bulunan esnaf ve işletmeci Hristiyanlar beğenip, ada halkının da beğeneceğini düşünerek sipariş vermişti. Ayrıca, Panayia Kilisesinin baş rahibi Adras, bir süredir adalarda ki kiliselerin birbirleri arasındaki anlaşmazlıklarını çözmeye çalışıyordu. Yakında düzenleyeceği dostluk ziyafetinin bitiminde dindaşlarını hediyelerle uğurlamak isteğindeydi ve bu hediyelere eklemek için yüz şişe civarı da ayrı bir sipariş vermişti.
Yağdırıyordu Allah adeta. Aman nazar değmesindi. Çok kısa sürede çok fazla satış yapıyordu ve Kandiyelilerden yana bir sıkıntı çıkacağını hissediyordu. Denizden yana da az bir kuşkusu vardı, normalde, yılların tüccarı bu Yahudi'nin gemileri suda pek durdurulmaz, durdurulursa da üstünkörü aranırdı. Lakin içinde kötü bir his doğmuştu. Bir kaç ay içinde üretimi burada yapmayı düşünüyordu.
Deniz taksiyle geri dönüyorlardı, Yahudinin üstünde yaşlanmış olmanın getirdiği bir duygusallık hakimdi. Vefat etmiş eşlerinden ona kalan bir evlat da yoktu. Kendine pek itiraf etmek istemese de bu karşısında ki çocuğa yavaştan yavaştan oğlu gözüyle bakmaya başlamıştı elinde olmadan. Eski dinamikliğini görüyordu Pertev'de. Üstelik genç yaşında ticaret yapması da kendinden izler taşıyordu sanki. Hatta çocuğun kendisini kullandığını hissetse bile bunu hoş karşılayıp hakkındaki iyi düşünceleri daha da çok pekişebilirdi. Çünkü, kendi gençliğinde az adam çarpmamıştı. Zekasını kullanan insanları da severdi. Şu ömür gelmiş geçmişti onun için. Yetmişine merdiven dayamıştı. Hayatını dolu geçirmiş, zorluklar içinde yoğrularak bu günlere gelmişti. Beş yaşında babasını, on altı yaşında da anasını kaybetmişti. Anasının vefatından sonra uzun yolculuklarda kendini dindirmek için gemilerde çalışmaya başlamıştı ve hayat onu bu konuma sürüklemişti. Büyük insanlarla dostluklar kurmuş, kimi zaman dostluğu ticaret için, kimi zaman ticareti dostluk için kullanmıştı. Geriye dönüp baktığında ise yaşadığı iyi kötü her şeyde Yahve'nin bir izini görüyor ve ona şükran ediyordu. Tam şu anda da şükran ederken saygısından dolayı başındaki fötr şapkayı çıkardığı sırada, sırtının dönük olduğu teknecinin, elinde bir bıçakla Solomon'a atılmak üzere olduğunu gördü Pertev.
Sol koluyla Yahudiyi var gücüyle kendine çekerken aynı anda sağ eliyle de ceketinin içindeki kılıftan Smith Wesson marka tabancasını çekerek adamın eline ateş etti. Mermi adamın sağ ön koluna girmiş, kasını parçalamıştı. Hiç beklemeden adama yaklaşıp tabancayı kafasına doğrultarak bıçaktan uzaklaşmasını söyledi. Bıçağı alıp denize attı. Adamı da, kendi oturduğu yere, teknenin kıçına geçirip tabancayı Yahudi'ye vererek küreğin başına kendisi geçti. Yahudi çok sakin görünüyordu. Ne bir korku ne bir minnettarlık vardı çehresinde. Adamın acı dolu inlemeleri kulaklarında yankılanırken bu Çingenenin kim olduğunu ve bunu niye yaptığını düşünüyordu. Kimin tavuğuna kış kış demişti ki onu öldürmek istemişlerdi? Onun buraya geleceğini nasıl biliyorlardı? Bineceği salın şoförünü bile nasıl ayarlamışlardı? Gözüne çarpan hiç bir şey olmamıştı bugün. Karşısındakiler demek ki planlı hareket ediyordu. Pertev'in seslenmelerine ve sorularına cevap vermiyor, vardıkları zaman adamı Pertev'in kahvesine götürmeyi düşünüyordu. Pertev ise olayın heyecanını hemen atlatmış, bu hadisenin Yahudiyi kendisine daha çok bağladığını düşünüyordu. Böyle çıkarcı bir insan değildi, karşısında ki kim olsa kurtarmak için elinden geleni zaten yapardı. Koca çınardan faydalanmayı epeydir düşünüyordu ama kurtarırken aklında hiç bir düşünce de yoktu. Bilakis onu hem bir büyüğü hem de bir ticari ortak olarak görüyordu. Bir çok konuda da öğrencisi olabileceği birisi.
Olan olmuş, ekmeğine yağ sürülmüştü. Lakin bugün ekmeğine yağ süren bıçak, yarın kalbine de saplanabilirdi. Yahudiyi bilen, kendisini de bilir, Yahudiyi takip eden, kendisini de pek ala takip edebilirdi.
"Ah emmi", diye geçirdi bu hesaplaşmaların sonunda. "Yine bir faydan dokundu bana, senin tabancandı bu. Hatıratın için hep taşırım üstümde. Keşke sağ olaydın da o telaşlı gözlerinin eşliğinde akıl danışaydım sana".
Ek olarak, Prens Adalarına da satmaya başlamıştı. Yahudi sayesinde olmuştu bu da. Büyük adada yaşayan Ermeni ve Rum ahbaplarını ziyarete giderken Pertev'den kendisiyle gelmesini rica etmişti Yahudi. Dostlarıyla Panayia Rum Kilisesi avlusunda hasret giderdikten sonra yanında getirdiği rakiden ikram etmiş, orada bulunan esnaf ve işletmeci Hristiyanlar beğenip, ada halkının da beğeneceğini düşünerek sipariş vermişti. Ayrıca, Panayia Kilisesinin baş rahibi Adras, bir süredir adalarda ki kiliselerin birbirleri arasındaki anlaşmazlıklarını çözmeye çalışıyordu. Yakında düzenleyeceği dostluk ziyafetinin bitiminde dindaşlarını hediyelerle uğurlamak isteğindeydi ve bu hediyelere eklemek için yüz şişe civarı da ayrı bir sipariş vermişti.
Yağdırıyordu Allah adeta. Aman nazar değmesindi. Çok kısa sürede çok fazla satış yapıyordu ve Kandiyelilerden yana bir sıkıntı çıkacağını hissediyordu. Denizden yana da az bir kuşkusu vardı, normalde, yılların tüccarı bu Yahudi'nin gemileri suda pek durdurulmaz, durdurulursa da üstünkörü aranırdı. Lakin içinde kötü bir his doğmuştu. Bir kaç ay içinde üretimi burada yapmayı düşünüyordu.
Deniz taksiyle geri dönüyorlardı, Yahudinin üstünde yaşlanmış olmanın getirdiği bir duygusallık hakimdi. Vefat etmiş eşlerinden ona kalan bir evlat da yoktu. Kendine pek itiraf etmek istemese de bu karşısında ki çocuğa yavaştan yavaştan oğlu gözüyle bakmaya başlamıştı elinde olmadan. Eski dinamikliğini görüyordu Pertev'de. Üstelik genç yaşında ticaret yapması da kendinden izler taşıyordu sanki. Hatta çocuğun kendisini kullandığını hissetse bile bunu hoş karşılayıp hakkındaki iyi düşünceleri daha da çok pekişebilirdi. Çünkü, kendi gençliğinde az adam çarpmamıştı. Zekasını kullanan insanları da severdi. Şu ömür gelmiş geçmişti onun için. Yetmişine merdiven dayamıştı. Hayatını dolu geçirmiş, zorluklar içinde yoğrularak bu günlere gelmişti. Beş yaşında babasını, on altı yaşında da anasını kaybetmişti. Anasının vefatından sonra uzun yolculuklarda kendini dindirmek için gemilerde çalışmaya başlamıştı ve hayat onu bu konuma sürüklemişti. Büyük insanlarla dostluklar kurmuş, kimi zaman dostluğu ticaret için, kimi zaman ticareti dostluk için kullanmıştı. Geriye dönüp baktığında ise yaşadığı iyi kötü her şeyde Yahve'nin bir izini görüyor ve ona şükran ediyordu. Tam şu anda da şükran ederken saygısından dolayı başındaki fötr şapkayı çıkardığı sırada, sırtının dönük olduğu teknecinin, elinde bir bıçakla Solomon'a atılmak üzere olduğunu gördü Pertev.
Sol koluyla Yahudiyi var gücüyle kendine çekerken aynı anda sağ eliyle de ceketinin içindeki kılıftan Smith Wesson marka tabancasını çekerek adamın eline ateş etti. Mermi adamın sağ ön koluna girmiş, kasını parçalamıştı. Hiç beklemeden adama yaklaşıp tabancayı kafasına doğrultarak bıçaktan uzaklaşmasını söyledi. Bıçağı alıp denize attı. Adamı da, kendi oturduğu yere, teknenin kıçına geçirip tabancayı Yahudi'ye vererek küreğin başına kendisi geçti. Yahudi çok sakin görünüyordu. Ne bir korku ne bir minnettarlık vardı çehresinde. Adamın acı dolu inlemeleri kulaklarında yankılanırken bu Çingenenin kim olduğunu ve bunu niye yaptığını düşünüyordu. Kimin tavuğuna kış kış demişti ki onu öldürmek istemişlerdi? Onun buraya geleceğini nasıl biliyorlardı? Bineceği salın şoförünü bile nasıl ayarlamışlardı? Gözüne çarpan hiç bir şey olmamıştı bugün. Karşısındakiler demek ki planlı hareket ediyordu. Pertev'in seslenmelerine ve sorularına cevap vermiyor, vardıkları zaman adamı Pertev'in kahvesine götürmeyi düşünüyordu. Pertev ise olayın heyecanını hemen atlatmış, bu hadisenin Yahudiyi kendisine daha çok bağladığını düşünüyordu. Böyle çıkarcı bir insan değildi, karşısında ki kim olsa kurtarmak için elinden geleni zaten yapardı. Koca çınardan faydalanmayı epeydir düşünüyordu ama kurtarırken aklında hiç bir düşünce de yoktu. Bilakis onu hem bir büyüğü hem de bir ticari ortak olarak görüyordu. Bir çok konuda da öğrencisi olabileceği birisi.
Olan olmuş, ekmeğine yağ sürülmüştü. Lakin bugün ekmeğine yağ süren bıçak, yarın kalbine de saplanabilirdi. Yahudiyi bilen, kendisini de bilir, Yahudiyi takip eden, kendisini de pek ala takip edebilirdi.
"Ah emmi", diye geçirdi bu hesaplaşmaların sonunda. "Yine bir faydan dokundu bana, senin tabancandı bu. Hatıratın için hep taşırım üstümde. Keşke sağ olaydın da o telaşlı gözlerinin eşliğinde akıl danışaydım sana".
Kaydol:
Yorumlar (Atom)