29 Nisan 2020 Çarşamba

18. sayı

Cepheyi zaten ölümüne merak etmekte olan Pertev bu konuşmanın sonunda ayrıca tayyarelere de merak salmıştı. Gözünde erişilemez bir şeydi, o sana erişir ama sen ona erişemezsin. Enteresan icatlardı doğrusu. Daha şimdiden nelere vesile olmuştu. Kim bilir, belki de kader bu keşfin elindeydi.

Gazi Sümbül'den müsaade isteyip çocuklara da adama geçici bir yer ve öğünlerini ayarlatmalarını söyledikten sonra kahveden ayrılarak limana yollandı. Limanda, Akdeniz ve Karadeniz'de faaliyet gösteren Yahudi bir tüccarla buluştu. Bu Yahudiyi severdi Pertev. Emminin sayesinde tanışmıştı onunla. Delikanlı adamdı, hainlik ve Yahudi milliyetçiliğinden eser yoktu. Dindar bir insandı sadece. İnsanların geneli ona karşı Yahudi olduğu için ön yargılı olsa da, tanıyanlar gerçekten severdi. Hurşitin hatrına Derneğe ciddi miktarlarda bağışlarda da bulunmuştu, üstelik kasabanın merkezinde iki tane apartman tipinde binayı kullanış amacı ve tadilatını Pertev'e bırakarak hibe etmişti. Gönlü bol adamdı bu Yusuf Solomon. Pertev'de bu binaların birini kimsesiz gazi ve sakatlar, diğerini de ihtiyacı olan kadınlar için lojman haline getirmek isteğiyle çalışmaları başlatmıştı. Evet, Allah nasip ederse güzel şeyler vardı aklında. İyi işlerle büyüyüp bunların içinde kaybolmak istiyordu. Bunlar için kaynak yaratmanın peşindeydi şuan da.

Solomondan, Marmaraya dönen gemilerinin Kandiye'ye uğrayarak, rakıdan farklı olarak rakiden imal edilen ballı raki getirmesini istedi, kaçak olarak. Anlaşmaya göre, getirdiği şişe başına, sevkiyat da dahil olmak üzere 2 Osmanlı lirası ücret alacaktı Solomon. Yüzlerce yıldır diaspora halinde olan ve gittiği yerlerde hiç bir meslek yaptırılmayan, bu yüzden de ister istemez ticari zekası gelişen Yahudi aklına kendisi için çok karlı gelmese de kabul etmişti bu teklifi. Çünkü, şükürdü haline. Parasını harcayacak yer bulamıyordu zaten, daha fazlasında da gözü yoktu. Ardında bir soy da bırakamamıştı. Hurşit'in biriciği bu çocuğu kırmakta istemiyordu zaten. Önce ellerine tükürüp, sonra sıkıştılar.

Pertev, balli rakiları, son zamanlarda sayıları çok çoğalan rakı bahçelerine, kaçak göçek işletilen meyhanelere ve özellikle Gülsuyunda şebekeleşen muhalifleri tespit ve imha için Maltepe'ye konuşlandırılan garnizona satacaktı. İlk bir kaç partiyi şişe başına 10 liraya, bundan sonraki partileri ise şişe başına 8 liradan vermeyi düşünüyordu. Kim bilir, Giritten sağlam bir ustaya kabul ettirebilirse ürün ve tedarik ücreti ödemeden rakiyi burada da imal ettirebilirdi. Lakin bu mümkün olsa bile Yahudi'ye de gerek ticaret, gerek tecrübe, gerek ulaşım, gerek farklı şahıslara, şirketlere veya oluşumlara ulaşma konusunda, yani "kanal" anlamında daha çok ihtiyacı da olabilirdi.

Yalnız, onu şaşırtan ve sevindiren bir şey de vardı ki, bu kadar planın, hesap-kitabın ve düşüncenin içinde Müjgan bir saniye olsun aklından çıkmıyordu. Gözünde tütüyor denilse, tam olarak yeriydi. Konuştuğu insanların arkasında beliriyordu kimi zaman. O derece sirayet etmişti bilinçaltına. E bu durumda da gelecek için kurduğu hayallerinde onun olmaması imkansız bir şeydi. Tuttuğu her işin bir ucundan Müjgan'da tutuyordu zihninde. Onun, merhamet ve şefkat dolu kalbi ışık olup yol gösterecekti Pertev'e. Tökezlediği yerde tutacaktı omzundan. Yanlışına yanlış, doğrusuna doğru diyecekti. Şu kervandan göçüp gitmeden önce güzel bir miras bırakacaklardı.

27 Nisan 2020 Pazartesi

17. sayı

Müjgan, iki gün daha Pertev'de kaldıktan sonra önce halasına, oradan da amca kızı ile baba ocağına dönmüştü. Beraber oldukları üç gün boyunca Pertev çok mutluydu. Her şeye daha farklı bakıyordu, herkese karşı daha olumlu, daha sevecen, daha çözüm odaklıydı. Yıkılması gerekeni bile tamir etmek otomatik olarak içinden geliyordu. Beraber bol bol çocuklarla oynamışlar, ihtiyacı olanlara canla başla büyük bir mütevazilik ve alçakgönüllük içinde yardım etmişler, hayvanları gülümsetmeyi hissetmişlerdi. O sabiiler dilsizdir ama minnettarlıklarını hissettirebilirler, işte bu çok güzel bir şeydir. Bunu yaşama bahtiyarlığı nasip olmuştu ikisine de. Hayırsız kocaların terkedip gittiği zor durumda olan çocuklu kadınların dertlerine ortak olmuşlar, sefaletin dibindeyken bile içten gülebilen yegane varlık olan o günahsız kuzuların tebessümlerine anlam katmışlardı. Savaştan gazi olup dönmek zorunda kalan ve çalışmaya imkanı olmayıp devletin de görmezden geldiği insanların listesini çıkarıp, bunlara ve yukarıda da bahsedilen herkese karşılıksız iyiliğin hala var olduğunu kalplere hissettirmek için Hurşit Akarsu adında bir yardım derneği kurmuşlardı. Gül emmi Hurşit emminin mirasını buraya akıtmıştı Pertev. Halkın iyi tanıdığı, bildiği, sevip sayıp güvendiği Pertev sayesinde bu derneğe azımsanmayacak kadar bağış geliyordu sürekli. İnsanların korktuğu, çekindiği, eli kanlı mafya ve kabadayılar ise bu bağıştan hiç eksik olmayanlardı. İlginçti işte, bir yanda gözünü kırpmadan insan öldürebilirken, diğer yanda hiç tanımadığı birini bile yaşatmak için çabalayabilirdi insan. Ademoğlunun bu karmaşıklığı ve zıtlığı o varoldukça varolacaktı.


Müjgan Perteve böyle iyi geliyordu işte. Aklına gelmeyenleri aklına getiriyor, gözünün önünde olup da görmediklerini gösteriyor, kalbinin ta derinlerinde yuva kurmuş sevip sevilme ihtiyacını öyle güzel karşılıyor, henüz yeni yeşeren bir çiçek tanesinin değer bulmasına sebep oluyor, bugüne ve geleceğe çok güzel bir ferahlık ve güven içinde bakmasını sağlıyor ve en önemlisi, Müjgan varken, edilen küfre bile gül uzatabilecek bir adam oluyordu. Günlerinin güzelliğinin sebebi o kürt kızıydı.

Aradan bir buçuk hafta geçmişti, Pertev çoğunlukla dernek işleriyle meşgul olmayı seçiyordu. Hem yapılacak çok iş vardı, hem de bunları yaparken Müjganı ve Emmiyi yaşıyordu.
Bugün, Şam kuşatmasının ikinci gününde Şamdan gelen top atışı sonucu iki bacağını da dizlerine kadar kaybetmiş bir gaziye ulaşmıştı. Bu adam özeldi, çünkü Emminin öldüğünü henüz bilmeyen komutan bir arkadaşı, bu adamın kimi kimsesi olmadığı ve burada ki durumu tam olarak anlatması için Hurşit'in yanına sevkedilmesini sağlamıştı. Hoş, Emmiyi bulamadıysa da mahalleye adım atar atmaz yeğeni onu bulmuştu. Adamı kahveye geçirip dinlemeye başladı.

"Evladım, Mehmet Paşadan Allah razı olsun. Ben gene atın üstüne bağlanıp savaşmak istedim ama o izin vermedi beni buraya gönderdi. Hurşitimin yanına göndereceğim seni dedi. Hurşit abiyi şahsen tanımam ama orada bulunan herkes adını bilir. Eski istihbaratçıymış, Arap, Kürt aşiretleri ondan cin görmüş gibi korkarlar orada. Az kök söktürmemiş. Devletin yumruğunu unutan herkese tekrar hatırlatmış. Bu işgalci köpeklerde az çekmemiş ondan. Bu Lawrence mıdır nedir it gibi korkar Hurşit abiden. Örnek de alıyor abimizi bu itin dölü. Unutma, muhabere olmadan muharebe olmaz. Şimdilerde de Kuşçubaşı Eşref ajanlık ve muhabere yapıyor oralarda. Onunda sadece adı vardır, Hurşit gibi. Böyle adamların cismine rastlamak, rastlansa da farkında olmak çok zordur. Belki bir ordunun bile yapamayacağı hizmeti yaparlar devlete. Açıkçası adını duymuş, işlerini işitmiş herkes gibi bende hayranım ona. Böyle bir vatan evladını görmeye geleceğim için de içim içime sığmıyordu buraya gelirken. Ebediyyete intikal etmiş demek. Çok, çok üzüldüm. Bağrıma bir kor saplandı sen bunu söyleyince. Müjdelerimiz de daim olsun oğul. Hani bu tayyareler var ya bu gavurların övünüp durdukları. Heh, yerimizi yurdumuzu, topumuzu tüfengimizi, sayımızı düşmana belli eden bu tayyareler. Sultanımızın da, mühendislerimizin de ömrü uzun olsun. Kafayı çalıştırmışlar. El Hermel'e bir baskın yapmıştı bizimkiler. Oradan bir tayyare ele geçirmişiz, devlet bu tayyareyi İskenderuna götürüp inceletmiş. Tersine mühendislik denilen bir şeyle de biz bu tayyarenin nasıl çalıştığını, nasıl uçtuğunu çözmüşüz. Bu tayyarenin aynından da en baştan vücuda getirmişiz. Sultanın emri üzerine de bu tayyarelere silah eklenip eklenemeyeceği üzerine çalışmalara başlamış mühendis takımı. Allah onlardan razı olsun. Ee Türk aklı işte babacım. Bizimkiler gecesini gündüzüne katıp bir örnek sunmuşlar. Bu tayyarenin burnunun altından pervaneye denk gelmeyecek şekilde uzatılmış 10mm şeklinde bir top eklemişler, düşman tayyarelerini vurması için. Kanatlarına ve gövde altına da bomba ve füze koymuşlar yerdeki düşman unsurları için. Daha sonra padişaha sunmuşlar. Babacım bu tayyarelerden tam 16 tane üretilmiş bir ay içinde. İsmini de Şark Bülbülü koymuş Padişah. Ben bizzat gördüm bu tayyareleri. Biz şimdi Şama dayandıysak bu keşif sayesindedir. Bu mühendis evlatlarımızın zekası sayesindedir. O El Hermel'i basan bölük sayesindedir. Ölüm kusuyor adeta bülbül. Düşmanın mekanize birliklerini biz daha temasa girmeden darmaduman ediyor. Toplarını kullanılmaz hale getiriyor. Nehirlerde yüzen gemilerini suyun dibine gömüyor. Çok büyük keşif bu tayyareler. Allah devamını getirmemizi nasip etsin bize. Bülbül vuruyor, biz temizliyoruz, bülbül vuruyor, biz temizliyoruz. Bir sesleri var, duyan düşman ölümün geldiğini anlıyor resmen. Öyle büyük bir nimet bu yeğenim. Gözümüz aydın, gözümüz. Amma ben yanarım ki benim nasibim de bu kadarmış. Aha böyle bacaksız bıraktı beni gavur. Utanırım halimden. Orada ölmediğim için şimdi her gün ölürüm. Almadı allah canımı, var demek ki bir bildiği."


19 Nisan 2020 Pazar

16. sayı

Dışarı da şenlik havası vardı. Kadınlar, çocuklar, erkekler herkes ölçüsüz bir neşe içindeydi. O kadar ki, ne olduğunu anlayamayan hayvanlar bile bu bayram halinin bir parçası olmuştu. Evet, gerçekten kutlu bir sabaha uyanmıştı halk. Pertev, şaşkınlığı ve şapşallığı içinde cama koştu. Dibindeki kaldırımda göbek atan 110 kiloluk teyzelerin durumuna da hayretler içinde kalarak ne olduğunu sordu. "Sultanımız frengin içinden geçti, tayyarelerin yardımıyla tekrar Şam'a dayanmış, yüzün gülsün oğlum, gün gülmek günüdür, haa gerçi sen zaten dün gece epey gülmüşsündür" dedi teyzelerin boşboğazlık ve dedikodu konusunda en kıdemlisi. Normalde sinirlerini hoplatacak bu patavatsızlığı Pertev hissetmemişti bile, çünkü haber o kadar güzel, o kadar mukaddesti ki. Adeta nasıl sevineceğini şaşırmıştı. Aklından nasıl seviniyorduk ya diye geçirdi hatta bir an. Çok iyiydi, çok iyi. Şu an her şey çok iyiydi. Kalbinin bir yarısını o gelerek Müjgan, diğer yarısını da o ilerleyerek Devleti sarmıştı. İkisi de dıştan taş, içten cam olan kalbini güldürmüştü. Canını da anca kalbinin içine aldıkları yakabilirdi zaten. Şu an tek eksik, Emminin fiziği idi, bilakis o ölmemiş, varlığı Pertev için yaşıyordu. Dünya gözüyle tanık olsaydı ya şu güne. Muştuyu Müjgan'da duymuştu. Odaya gelmiş, ağızlarını açmalarına hiç gerek bile kalmamıştı, zira gözleri konuşuyordu. Var olan mutluluğu birbirleriyle paylaşarak çoğaltıyorlardı sanki. O his ki gerçekten yüceydi, insan acının da, sevincin de değerini bilmeliydi. Hepsini yaşamalıydı, çünkü acıyı tatmayan, mutluluğun değerini bilmezdi.

Artık öldü,bitti, bastonla bile zor yürüyor denilen Osmanlı, bastonu farklı bir amaç için kullanmıştı. Güneyde, Şam hattına kadar kaybedilen Türk toprakları geri alınmıştı. Bunun nasıl mümkün olduğu hakkında burası gibi harbe uzak vilayetlerin tek bildiği ise, Devlet-i Ala'nın yeni keşfolunmuş tayyareleri kullandığı idi.

14 Nisan 2020 Salı

nasıl orospu oldum?-1

orospuluk ruhumda mı vardı yoksa kaderim de mi? yoksa insanlar mı beni bu hale getirdi?
neyse ne artık, beni tanıdıkça bu sorunun cevabını öğreneceksiniz, sonuç olarak ben bir orospuyum,  hor görülürüm ve değersizim.

adım selvi bozdoğan. 41 yaşında, işinin ehli bir orospuyum. konyada doğdum, konyada büyüdüm. annem ve babam katı muhafazakar birer hacılar. benden beş yaş büyük ikiz abilerim var. mehmet abimle normal bir abi kardeş ilişkimiz varken, selim abim benim varlığımı hep bir kusur olarak görmüştür. aynı babamız gibi. kız olduğum için yarım akıllı, belaların baş kaynağı, kurban edilebilecek, onların siktiğim namus putuna leke düşürebilecek, her daim gözetim altında tutulması gereken, ara sıra dayakla yerinin hatırlatılacağı bir yüktüm.

bu kadar "namus" düşkünü babamın aslında kendisinin ne kadar namussuz olduğunu ilkin 11 yaşındayken öğrendim. abilerim işte, annem kuran dinlemeye gitmişken babam işten erken geldi o gün. ceketini astı, koltuğa oturdu. ben de o bunları yaparken hazırol vaziyette bir isteği var mı diye bekliyordum. varmış bir isteği, varmış.

yüzüme güldü, selvi, gel bakayım buraya kızım dedi. ben büyük bir sevinç ve şaşkınlık içindeydim. ilk defa bana gülümsüyordu, ilk defa sesi hoş geliyordu, ilk defa aslında beni sevdiğini düşünmüştüm. ellerim önümde birleşik, başım yerde, pıtı pıtı gittim yanına. iki parmağıyla çenemden tutup, başımı yukarı kaldırdı. parmaklarının tersiyle yanağımı okşadı. utanç ve sevinç içindeydim. anan nerede diye sordu, belli ki evde olmadığını anlamıştı. "hacer teyzelere kuran dinlemeye gitti baba" dedim. elini bacağına koyarak, gel otur dedi. oturdum bacağına. mutluydum, babam benimle şiddetten, hakaretten uzak bir biçimde ilgileniyordu.

4 Nisan 2020 Cumartesi

çarpılmalık öz diyalog

allahım,
peki bişey sorcam
niye böyle oldu
hayır bi dakka
ya bi dakka
ni-ye böy-le ol-du
ya bi bildiğin mi var
hayır ne biliyosun ki
yaw neyim yanlıştı da böyle oldu
hayır ben ne yaptım
söyle kabullencem
sabret mi demeye çalışıyosun anlamıyorum ki
fıttırdım ama ya
yeter arkadaş
la havla ve la guvvete
bak ben de sabretmek istiyorum
lan hatta sabrediyorum
e benim şahit olduklarımı sen de biliyosun
durum buyken sabretmek bana zarar vermez mi
aza ve uzağa da kanaat ederim
e tamam belirsizlik de aslında sabrın bir parçası tamam eyvallah
ama kardeşim giden benden gidiyor
lan olan bana oluyor
ben de buna deliriyorum işte
yaşadığım acıyı ve siniri, o içimin içime sığmamasını sen biliyosun
ulan böyle olacaksa neden en başta hep gaz verdin bana
yürü ya kulum dedin
bak şimdi halime
uçurum çıktı karşıma
düşmedim ama kıyısındayım
ve her gün yaşadığım o düşme korkusu ölümden daha beter
ya düşsem de kurtulsam ya kurtulsam da kurtulsam
neyse rabbim, affet beni saygısızlıklarımdan
sana olan sadakatimi de sen biliyosun
başka hiç kimsenin bilmesi önemli değil
geçen seni savunduğum için ateist ilan edildim zaten
ulan çelişkiye bak
bu ortadoğu insanını tam yapamamışsın ben diyim


2 Nisan 2020 Perşembe

15.sayı

Sabah, ikisi de, yarınlar yokmuşçasına vurulan davul sesleriyle uyandılar.

şark ve nebukadnezar görüşmesi

Demavendden sadece büyük ruhlar geçebilir. bunu kaldıramayacak olan ruhların zihinlerine kilit vurulmuştur. zorlu ve çetindir demavend. buradan geçenlerin bir amacı vardır ve ödedikleri bedel ise demavende tanıklık etmektir.

mezopotamya varisi nebukadnezar, mısır firavunu nechoyu yenmek için aksakallara başvurmuş, aksakallarda bunun ancak demavendle yüzleşerek mümkün olacağını salık vermişler, gerekli karışımı tarif etmişlerdir.

500 gram kuşbaşı et
4 adet patlıcan
1 baş sarımsak
2 adet soğan
2 adet domates
3 adet sivri biber
sıvı yağ
salça
tuz
su

malzemelerinden oluşan karışımı hazırladıktan sonra üç gün boyunca bir odada bu karışımla yalnız başına kalıp üçüncü günün gecesi pişirip yedi. bu aşamadan sonra bedeni odada, ruhu demavend eteklerinde idi. demavendin zirvesine tırmanıp dağ ruhuyla görüşüp tekrar aşağıya inmesi gerekiyordu. zirveye tırmanmak kolaydı, zor olan dağın işkencevari ambiyansına katlanabilmekti.
zirveye çıktığı zaman dağ ruhunu arkası dönük olarak buldu ve uzunca bir süre onu bekledi. ruh döndüğü zaman, sadece efsanelerden ibaret olduğu sanılan şark olduğunu anladı. ilahi bir şekilde zihnine girmişti bu bilgi. önünde diz çöktü ve uzatılan eli öptü, şarkın dizine kadar uzanan sakallarını öptü.

ve dünyanın kaderini belirleyen görüşmelerden birisi daha başladı.

şark- zjfwnelkdsflkswşşw ffkefwkf fjwf
nebukadnezar- jfoyue nemwkf calqş dkmnırw tkyrpem
şark- ılgkwmg ıdaşlgkq gkamflw
nebukadnezar- gkwlrk kgjem lgwkgw gjrqw glwge
şark- vkrlqkr skzjgur kgktmw

tabi eski lisan olduğu için biz anlamıyoruz.




1 Nisan 2020 Çarşamba

başgan çoğ yaşa

irice ama az az ve yavaş yavaş yağan bir kar vardı.soğuk bir kış günüydü, hayır hayır, aslında kış ayına göre ılıktı, sadece diğer mevsimlere göre birazcık serindi o kadar. büyük şehri meydana getiren dar sokaklarda insanlar ticaret yapıyor, sayısı arttırılan demirciler var güçleriyle yaklaşan savaş için kuşam üretiyordu. askerler sokaklarda geziyor, şofar üfleyip dikkatleri üstlerine çekerek Han'ın emirlerini bildiriyordu. daha önce Büyük Daryusun sesinin çıktığı bu topraklarda artık bir Barlas hanı oturuyordu. Ateşe tapan bu orospu çocuklarını hizaya getirmişti. Bir rutin halini almış bu seferberlik günlerinde hiç beklenmeyen bir şey oldu. Gökten, çok yüksek bir hızla, kuyruklu yıldıza benzeyen bir şey iniyordu. herkes bir anda paniğe ve telaşa kapıldı. askerlerin ellerindeki papirüsler yerlere düştü. O düşen "şey" insanların en kalabalık olduğu yere, meydana indi. halk çok şaşkındı çünkü bu gelen bir insandı. Ve konuşmaya başladı.

- Ben gelecekten geliyorum. Adım Arif. Buraya, Başkan Yarra min Bashi tarafından ananızı sikmek için gönderildim.