Pertev'in yaptığı konuşma, Haim Nahum'un diğer Yahudiler üstünde yaratabileceği etkiyi sıfıra indirgemişti. Nahum eğer destekçi bulabilseydi, herkesin tasdikinden geçerek yapılan bir iş olmayacaktı Zevi'nin ölümü. Son dakika atlatılan bu riskten kısa bir süre sonra çoğunluk hemfikir olmuş ve toplantı sonlandırılmıştı. Solomon Efendi yalnız Zevi konusu için toplamamıştı bu insanları buraya, ayrıca kendi ricasıyla Pertevin derneği için düzenli katkı istemişti. Toplantıda ki şahısların her biri zengin insanlardı, her ay, kendilerinin belirlediği miktarlarda ödenek yollanılmasına karar verildi.
Çok yardımcı oluyordu Solomon Pertev'e. Allah razı olsundu. Sayesinde Pertev'in eli her gün daha da güçleniyor, bu yüzden de fikirlerinin olurluğuna inancı her gün daha da artıyor, bu da ona hep daha fazla istek, daha fazla enerji sağlıyordu.
Aslında her gün ölümü kabullenerek yaşarken, artık durum değişmiş, istediklerini yapmadan ölmek istemeyen bir adama evrilmeye başlamıştı. Bu azmi, fikirleri ona kazandıran da Müjgan olmuştu. Ah, böğürtlen tanesi diyordu, sen nasıl bu kadar sürede beni böyle iyiliklere yöneltebildin? Ah, gözlerimin görme sebebi, senden gayrısına körümdür ben.
Bir an irkildi, Ulan bana ne oldu böyle diye düşündü. Aslanken kediye dönüşüyorum yavaş yavaş. Bir an geçmişe daldı. Hiç kimseyi bu kadar sevememişti, bu kadar hissederek sevememişti. Zihnine bu kadar girememişti kimse. Eskiden düşüncesi de netti, aşk dediğin şey tatlı bir sarmaşık gibi görünürdü, ama eninde sonunda o tatlılık zehre dönüşüp insanı boğardı. Yeni keşfettiğin çok güzel bir kuyu suyu gibiydi, lakin bir süre sonra pis su verirdi. Bu hep geçerli olmak zorunda mıydı? Tabii ki hayır, ama çok zordu aksi sonuçlanması için. Hem de çok. Durum böyleyken aşık olmak Pertev için,
hoşgörülebilecek bir aptallıktı. Bu konuda kendisiyle konuşan arkadaşlarına elinden geldiğince kendi inandığı doğruları anlatmış, takdiri onlara bırakmıştı. Şimdi de kendi aptallığını hoşgörmek zorunda kalmıştı. Sen ne gariptin be dünya dedi, hem, hem belki de o zoru başarabiliriz. Artık hiç bir şeyden geri dönemem, kara, çok daha uzak. O okyanusta yüzmek zorundayım. Balıklar dostum, güneş ve ay sırdaşım olsun....
Akşam ezanına yakın saatlerdi. Uzun zamandır ağız tadıyla kahvede oturamadığı için kahveye gelmişti Pertev. Kah Emminin odasında, kah bahçe kısmında, kah içeride oturmuş, o mekanda bulunmanın ona hissettirdiği huzuru ta içlerine kadar çekmişti. Az önce yıkanması gerektiğini söyleyip ayrılan Gazi Sümbül, şimdilik bir terzinin yanında çıraklık yapıyor, ondan gayrı vakitlerinde de bu kahvede zaman geçiriyordu. Bu adamı bir şekilde tam olarak özgür kılmak istiyordu Pertev. Onu bir zanaat ustası yapıp, bir zaman sonra da kendi kendini idame ettirebilmesi için daha başka yardımlarda bulunmayı düşünüyordu. Hatta eğer nasip olursa, tamamen engelli insanların çalıştığı bir işletme açıp, onların kendi kendilerini döndürebilmesini istiyordu.
Yanında Yusuf'la beraber kahvehaneden aldığı huzuru içinde biriktirip günbatımına doğru ilerleyen saatlerin o hoş turunculuğu arasında lojmana doğru yürüyordu. İnsanların tenhalaşıp, ağaçların sıklaştığı, kuşların cıvıl cıvıl ötüp ortamı şahaneleştirdiği bir yerden geçerlerken uzun bir oturağa oturmuş, arkası dönük, hıçkırık sesleri gelen çarşaflı birisine rastladılar. Yavaşça yaklaştılar, Pertev normalde dokunmadan seslenmesi gerekirken, gayrıihtiyarı omzuna dokundu ve hayrola bacım dedi. Kadının omzuna dokunur dokunmaz, kadın henüz sesi işitmeden korkuyla dönüp, elindeki tabancayla Pertev'e ateş etti. Sağ omzundan vurulup geriye doğru giderken, Yusuf da ceketinin içinden çıkardığı tabancayla kadının karnına bir kez ateş etti. Kadının silahı yere düşmüş, acı veren bir inlemeyle iki büklüm olmuştu. Yusuf'un tekrar ateş edeceğini hisseden Pertev, dur diye bağırarak Çingeneyi son anda durdurabilmişti. Yerdeki lanet aleti alıp pantalonuna yerleştirdi ve sol eliyle kadının yüzünü kaldırdı. 15-16 yaşlarında sandığı bir kız çocuğuydu bu. Kızın sessiz sessiz ağlamaları eşliğinde şaşkınlıkla bir kıza, bir Yusuf'a bakıyordu.
Eğer bu bir suikast girişimiyse ya Zevi'nin eseri, ya da Solomonla gittiği cemaatten Haim Nahum'un eseriydi. Ve böyle bir plan hazırlayabilmek gerçekten çok başarılı bir işti. Bu noktada ise olay çok ciddileşmiş ve acele edilmesi gereken bir hal alıyordu.
Kan kaybından ölmeye doğru adım adım gidiyordu kız. Pertev, kızın konuşması için onu hayata döndürmeliydi, en azından konuşana kadar ona hayat verebileceğini hissettirmeliydi, sonrası Allah kerim, hele bi konuşsun da, belki sonra acısını temelli keserim diye düşünüyordu. Aklında olan şeyin idrakine varınca bir an irkildi. Gerçekten bu kadar duygusuz olabiliyor muydum ben? Bir saniye kendinden tiksindi. O an Yusufla göz göz geldi ve sanki aklından geçenleri onun okuduğunu sandı, utandı ve hemen başını yere eğdi. Son verip gömecek miyiz? diye sordu Yusuf. Oh çekti Pertev, içi rahatladı, şu pislik fikirle yalnızmışız. -Hayır, dedi. -Hemen yeleğini çıkar, kızın karnına sar, sonra benim sırtıma yükleyeceksin ve arkadan destek vereceksin. Şifahane yakın zaten. Haydi.
Şifahaneye vardıklarında hemşireler ve doktorlar hemen kız ile ilgilenmeye başladı. Pertev'in omzundaki kurşunu da Yusuf çıkardı ve geri kalan işlemleri Gül hemşire halletti. Kızı ertesi gün görmeye karar verdi Pertev. Ne olur ne olmaz diye gece orada kalması için şifa yerine bir de çocuk gönderdi. Ardından soluğu Solomonun yanında aldı. Pertev'in halini görünce bir anlığına gözleri karardı Solomonun, yere düşer gibi oldu lakin hemen kendisini toparladı. Yoksa bu adam da mı sevdiklerine kendisinden daha çok değer verenlerdendi? Belki, eh, al sana ortak bir yan diye düşündü. Solomon, ufak bir duanın ardından gözleri seğirir bir şekilde neler olduğunu sordu.
Artık bu işin bir son bulmasına tam anlamıyla karar vermiş olan Pertev,
-Bak, Solomon Efendi, artık başka şansımız kalmadı, mutabık olduğumuz konu hakkında bir an evvel uygulamaya geçmeliyiz, o cehenneme girip, şeytanı öldürmeliyiz artık.
-Oğlum, bu seferlik Rab seni korumuş.
Pertev bunu duyunca istemsiz bir şekilde Yusufa baktı. Yusuf da ona bakınca sırıtmamak için kendini zor tutuyordu.
-Şimdi söyle bakalım, kim denedi bunu, yakalayabildiniz mi? Veyahut başka bir sevmeyenin var mı?
-Dayı, valla benim bildiğim bir düşmanım yok, olsa da ben bilmiyorum yani. Ayrıca bana sıkan bir kız çocuğuydu. Kız elimizde şimdi, şifahane de, başına da bir adam koydum. Yarın gideceğim yanına. Yusuf kötü yaraladı kızı.
-Kız mı? Hadi bu Çingene neyse, kızı nasıl ayarlamışlar?
Yusuf biraz kızarmıştı. Öldürmeye çalıştığı adamdan bunları duymak utanç vericiydi. Solomona bakan gözleri anında tahtadan zemine kaymıştı.
-Dayım hem de ilginç bir yerde oldu bu olay, normalde çok nadir kullandığım bir yoldan gidiyordum. Arkamdan filan da gelmedi bu kız, ileride ki oturaklarda ağlıyordu. Hatta kıza giden de ben oldum. Yani, çok şaşkınım dayı. Böyle bir plan, çok zekice. Beni de iyi tanıyorlar demek ki, zaaflarımı biliyorlar demek ki. Böyle zeki insanlarla düşman değil dost olmak isterdim.
-Gevşeme hemen evladım, düşmanına duyduğun takdir, daha öteye gidip de hayranlığa dönüşmesin. Başarmışlarsa başarmışlar, tamam, önemli olan şimdi bizim ne yapacağımız. Ben, benim gemicilerden bir iki tanesini keşif için Selanik'e gönderdim, orada bir kaç gün kalıp, öğrenebildikleri her şeyi öğrendikten sonra bana gelecekler. Eğer adamı kaçırabilirlerse buraya getirecekler. Direkt öldürme emrini vermeyi düşünüyordum aslında ama onu canlı olarak görmek istiyorum. Lakin şimdi işler biraz değişti. Keşke öldürmelerini söyleseydim. Neyse, olan oldu. Hemen toparlanmaya bak. Yavrum benim, ölecektin az daha.
Bu sahiplenme sözlerinin içten geldiğini hissetmek Pertev'i sevindirmişti. Bir insan ne kadar mal ve mülk vaadederse etsin, dost ve samimi bir kalp hepsinden daha önemliydi. Parmaklarını sırasıyla yanındaki sehpaya vuruyordu.
-İnançlı insanlarız be dayı, sen de biliyorsun ki ölüm alnımızda yazılıdır, ne erteleyebilirsin ne öne alabilirsin. Ama tedbir de ihmale gelmez, biz tedbirimizi gene alırız amma O'nun takdirine boyun eğmek şerefinden de mahrum değiliz.
İçi bir hoş olmuştu Solomon'un,
-Bazen sana bakınca Hurşit'imi görüyorum. Bazen onu öyle çok anımsatıyorsun ki gençken yaptığımız sohbetler aklıma geliyor.
-Emmim benim. Ara sıra aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Çok zamansız gitti, hiç beklemediğim bir şekilde göçtü bu garib-i diyardan... Üstümde emeği çoktur. Allah gani gani rahmet eylesin, benim sevabımı alsın ona eklesin.
-Amen oğlum, amen. Büyük adamdı vesselam. Senden çok önceden beri tanırım ben onu. Çok da iyi bir dosttur. Bana senden bahsettiği de çoktur. O kadar kan, vahşet, ihanet, zorluk görmüş, ateşler içinde pişmiş bir adam, senle beraber unutmak zorunda kaldığı duyguları tekrar yaşamaya başladı. Onun için öz oğuldun adeta. Şimdi ise şu geldiğimiz noktaya bak, ölecektin az daha. Oğlum, seni geri çekmeyi her şeyden çok istiyorum şu an. Ama ben çekseeem, sen çekilmezsin. Gözün hep açık olsun, onu bilenler, saygı duyanlar, sevenler, hep, milli duyguların etkisiyle anarlar. Bir sen adını merhamet ve iyilikle yaşatıyorsun. Bıraktığı asıl miras sensin bu yüzden. Eğer kendini çok düşünmeden tehlikeye atılabiliyorsan, sevenlerini ve sevdiklerini düşün. Onları düşün ki, olabildiğince kaç tehlikeden. Madem acı çekmeye karşı kaygısızsın, senin yüzünden sevenlerinin çekeceği acıyı düşün. Anladın mı beni oğlum. Olabildiğince yaşamalıyız.
Yüzünü tamamen kaplayan bir tebessümle devam etti. -Bakma ulan öyle kabil... Daha on sekizlik gencim ben.
Gayet ciddi bir yüze mizahi bir yön katacak sözler söyledi Pertev,
-Ne demezsin dayı... Zaten bana da ara sıra mektuplar geliyor senin hakkında, gönlünü çalmadığın kız kalmamış bu diyarlarda. Ama yakıyorum hepsini haa, dininde imanında gençsin, Allahın en sevdiğinden, tasalanma.
-İyi, iyi, iyi yapmışsın. Evlenmek için daha gencim hele. Önce bi Yusuf everilsin de sıra gelir bana.