2 Haziran 2020 Salı

27.sayı

İki hafta sonra...


Keder, hiç aksatmadığı gibi yine muazzam bir kahvaltı hazırlamıştı. Tür tür reçeller, ballar, en hakikisinden beyaz, keçi ve tulum peynirleri, siyah ve yeşil zeytinler, yağda ve suda yumurta, her daim hazır ve hiç bir zaman eksik olmayan çayın yanında süt ve portakal suları, ufağından irisine çeşit çeşit domatesler...


Henüz alışamadığı için artık her sabah karşılaştığı bu kahvaltı manzarası karşısında kısa süreli bir şaşkınlık geçiren Pertev genelde olduğu gibi bu sabahta pek bir şey yiyememişti. Bir iki dilim peynir ve bir yumurta, olabildiğince de çay. Lakin uzuncadır Pertev'in evinde kalan Yusuf ise tam tersi alabildiğine yerdi. Midesindeki her boşluğu doldurmaya ant içmiş gibi tıkınırdı bu Çingene. Pertev'de onun bu iştahına şaşar kalırdı. Gerçi sıkıntının kendinde olduğunu bilirdi, yemeğe oturdumu afakanlar basardı onu. Yediği her lokma boğar gibi gelirdi bazen. Bir kaşık daha yemeye tahammül edemezdi. Lakin hiç bir zaman tabağını bitirmeden kalkmaz, bu öznel acısına en azından bir tabak katlanırdı.


Günlük güneşlik bir hava vardı dışarıda. Teyzeler yine kapı önünde kendi yaptıkları sandalyelerde oturmuş, amcalar kahvelere akın etmişti. Bazı çocuklar tahtadan yaptıkları tüfeklerle dıkşın dıkşıncılık oynuyor, bazıları ise cezalı oldukları için camdan onları izliyordu. Ara sıra insafa gelip serinlik hissettiren bir rüzgar, yükseklerde ise daha zahmetsiz uçmak için bunun yolunu gözleyen birbirleriyle kavgalı martı ve kargalar vardı. Güvercinlere ise güvenli kovuklarda bu savaşı izlemek düşüyordu.


Dün akşam saatlerinde Kaynarca mevkiine ulaşan bir teslimatın ihbarı gelmişti Pertev'e. Gagra'dan demir alıp Bağırkanlı'da demir atan bir gemiden gelme 2000 civarı tüfek sevkiyatı mola vermişti. Eğer sayı doğruysa basit bir sevkiyat değildi bu. Yerinde görmek gerekti. Kahvehanede kendini bekleyen, ona muhbirlik yapmış dostunu da alıp yola koyuldular. Kaynarca yakındı zaten. Vardıkları zaman biraz daha kuzeye yönelip Fevzi Çakmak mevkiine ulaştılar.

Muhbirin bahsettiği, öküz ve atların çektiği dört araba oradaydı işte. Arabalar, alışılagelmişin dışında büyüklükteydi ve aynı şekilde üstleri kapalıydı. Fakir fukara arabası değildi bu. Başında bir adam bekliyordu. Pertev, Yusuf ve Selim ise dillerinde savaşın gidişatı, fikirlerinde yapacakları baskının hesaplarıyla araçların yola çıkmasını mola yerindeki kahvehanede çay içerek bekliyorlardı. Kısa bir süre geçtikten sonra üç tane adam gelmiş ve araçlar yola çıkmıştı. Toplamda dört kişi görünüyorlardı. Araçlar yola çıktıktan yaklaşık bir dakika sonra Yusuf'a atına atlayarak, çok abartı olmamak kaydıyla şüphe cezbedecek şekilde yollanması ve peşlerine takılmasını söyledi. Yusuf'un da dehlenmesinden sonra Pertev'in beklediği olmuş, Yusuf'un peşine birisi takılmıştı. Yusuf'a söylediğini öndekine kendini farkettirmemek koşuluyla Selim'e de söyledi. Görünürde kimsenin olmamasıyla beraber Pertev'de dehlenerek Selim'e yetişti. Az buz gittikten, yolun darlaşıp ağaçların sıklaştığı, virajların artıp öndekini gözden çıkardığı bir yerde Yusuf'un peşine takılan adamın dibinde bittiler.



Pertev, belinde sallanan Berdan Tüfeği kendini ele veriyor alık herifin diye geçirdi ve "Selamun aleyküm gardeş" diyerek dikkati üstlendi. Türkçeyi sonradan öğrendiği belli olan bir aksan ile konuşuyordu karşısındaki herif. Selim ise ikisi konuşurken herife iyice yanaşmış, tabancasının dipçiğiyle ensesine sertçe vurmuştu. Adam attan yere düşer düşmez, Pertev'de atından atlamış, adamın üstünü didik didik etmiş, Rusça yazılar yazan bir kağıt ve kız resmi bulmuştu. Üstünden çıkan tabancayı yanına almış, tüfeği de ağaçların arasına atmıştı. Adamı ise karşı taraftaki ağaçların arasına sürüklemişlerdi. Atıda yedeğe alarak yola devam ettiler. Virajı aşıp Yusufu görmüşlerdi. Tahtadan yük araçlarına eşlik eden adamların üç tanesi önde, bir tanesi de en arkada Yusuf ile sohbet ede ede gidiyordu. Selim'e dönerek, "Adama birazcık şüphelendirebilirsin dedik bu gitti arkadaş oldu" diyerek sırıttı Pertev. "Keşke ne taşınıyor diye bir kontrol ettirseydin, el koyardı belki". Yaklaştıkça sustular, herifin dibine varınca Selim yine ensesine vurarak bayılttı adamı. Üstündeki tabancayı alıp herifi olduğu gibi bıraktılar. Yusuf hemen en arkadaki yük arabasının arkadaki kapısını olabildiğince sessiz bir şekilde açtı ve kapının açılmasıyla birlikte tıkıştırılmış olan samanlar üzerlerine boşaldı. Kalan samanları da elleriyle boşaltarak aradıklarını buldular. Güzel mi güzel Rus tüfekleriydi bunlar.


 Allaha şükürdü ki boşuna buraya gelmemiş, adam bayıltmamışlardı. Ya öldürselerdi? Bir yanlışlık üzerine. Çok büyük bir vicdan azabı duyulacağı kesindi Pertev adına. Bunu biliyordu sadece. O yüzden ellerini açtı ve şükür etti. Onun bu haline bakıp "Dua edilecek sıra mı be yumuşak." diyen Selim'in yüzünde ise hafif kızgınlıkla karışık bir sitem ve rahatlayıp boşalmak isteyen bir adrenalin vardı. Peşisıra hiç konuşturmadan da "Bu adamları öldürmek zorundayız, yoksa hepsi boşa olur" dedi son derece soğukkanlı ve net bir tavırla. İşin bu raddede olacağını Pertev'de biliyordu ama hiç gelmeyeceğini hissettiği bu anın pat diye yüzüne çarpması kalbini sızlatmış, elini kolunu bağlamıştı. Yusuf'un omzuna dokunmasıyla irkilmiş, kolunun tersiyle onu itmişti. Tamamdı ulan, yapılacaktı bu iş, tamamdı. Selim araçların sağ tarafından, Yusuf ve Pertev ise sol tarafından en önde yan yana giden üç adama yaklaşıp öldüreceklerdi. İlerlerken ara sıra oluşan araçların aralıklarından birbirlerini takip edip eş zamanlı varmayı hesaplıyorlardı. Evet, yaklaştılar, evet son üç adım, iki, bir. BAM BAM BAM BAM BAM BAM BAM BAM BAM BAM. Ansızın kanatlanan kuşların sallandırdığı ağaç dalları, yerinden zıplayan tavşanların titrettiği sirken otları...

Üç adam için on fişek atılmıştı. Tam on fişek. Herifler zaten ilk fişeklerde yerle yeksan olmuşlardı ama işi garantiye almak için ardarda sıkmışlardı. Pertev sıkamamış, Yusuf'un ayıplayıcı bakışlarının hedefi olmuştu. Ortadaki adamı Pertev'in indirmesi gerekiyordu lakin tetikteli eli donup kalmış, tetiği çekememişti. Onun adamını da Yusuf vurmuştu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder