30 Mayıs 2020 Cumartesi

26.sayı

Akşamüstü, kahveci Hüsnü'nün hatırlatmasıyla çıktı kahveden. Güneş vedalaşırken, tüm güzelliğini pembe ve turuncu ışınlar halinde sergiliyordu. Kedilerin tasasız kovalamacasına, ağaç dallarından onları izleyen serçelerin cikciklemeleri karışıyordu. Her an bir yerden kurşun gelebileceğini seziyor, sabah şüpheye düştüğü paranoyaklaşıyor muyum? düşüncesi ise onu bir nebze utandırıyordu. Ya değilse? Ya, Zevi'yi fazla büyüttüysem? diyordu. Bu yüzden de sağdan soldan bir kurşun beklemesine rağmen kendini salmış, savunmasız bir şekilde yürüyordu. Zihninin onu bu kadar ikilemde bırakması onu bir boşluğa düşürmüştü. Bu yüzden aklından Müjgan da çıkmıştı. Öleceksem öleyim diyordu şu an. Peşi sıra iç geçirdi, Müjgan'ım, seni severek öleceğim en azından diyordu. Ohhh du be. Bir an içi neşeyle doldu. "Sevebiliyorum ulan" diyordu. "Allah'ım sevmek sevilmekten daha zordur, şükürler olsun yaşatıyorsun bana bu saflığı." Bu düşünce zihninde parlar parlamaz söndü, şimdi utanıyordu kendinden. "Savaş bitmeden nasıl böyle mutlu olabilirsin sen?" dedi, "Daha bir kaç ay öncesine kadar savaşın gidişatı kötüydü, şimdi iyi ama her an aksi de olabilir, kendi derdine düşmek yaraşır mı sana?". "E, ben kendime demiyor muydum ama Müjganım benim vatanım gibidir diye? Ne çıkar ki buradan?" Bir cigara yaktı. "Müjgan sadece senin vatanın, asıl vatan milyonların vatanı.". "Asıl vatan Müjgandan önce gelmeli.". Derin bir duman çekti içine. "Demek vatanımı Müjgandan ayırmak için asıl vatan diye nitelendiriyorum". Güldü kendine.

İçtiği raki düşüncelerini hızlandırmış ve çetrefilleştirmişti, bu arada da şifahaneye varmıştı. Kapıdan kınayan gözlerle çıkan bir iki hemşire vardı. "Haklısınız desem değil, haksızsınız desem değil" diye geçti aklından. Çıktı yukarıya, kapıda bekleyen Yusuf'a selam verip odaya girdi. Odaya girmesiyle beraber kızın gözünden yaşlar boşalmaya başladı. Kızın gözyaşlarına hiç aldırmadan, yatağının yanına bir sandalye çekti ve oturarak kızın sakinleşip susmasını bekledi. Kız, ilk başta yatağın uzak kenarına doğru kayıp ağlayarak yaklaşma bana diye bağırmıştı. Bir kaç dakika sonra ise yavaş yavaş sesi soluğu kesildi, sadece ara sıra hıçkırıkları duyuluyordu.


"Anlat bakalım fırıldak, kimsin sen?" dedi Pertev. "Ne yapıyordun silahla da korkup beni vurdun?." " Ne arıyordu o tabanca sende?".  Gözlerini kızdan ayırmayarak sandalyesini ona doğru çevirmişti, yüzünden hiç bir detayı kaçırmak istemiyordu. Dirseğini sandalyenin kolluğuna, çenesini de yumruk halindeki eline dayayıp dinlemeye ve izlemeye odaklandı.

"B-ben ailem tarafından satıldım. Burada zengin bir köylümüz yaşarmış, Şaklatlı Reşo Ağa. İki üç, bilemedindi dört beş ılda bir köye gelirmiş. En son bir ıl önce geldiğinde beni görüp beğenmiş, babamdan istemiş. Utanmaz arlanmaz herif, yetmiş beşine merdiven dayamış ama beni istedi, dedemden bile büyük adam. Babam da  bakmış eli bol kesesi geniş adam, hiç düşünmeden vermiş beni. Bana ne soruldu ne bir şey yapıldı. İlk başta hayır dedimse de temiz bir sopa yedim. Sonra atladık geldik buraya." Bir süre soluklandı kızcağız, her şeyi tekrar yaşıyormuş gibi acıdan dişlerini sıkıp göz kapaklarını birbirine bağlamak istercesine kenetledi.

 "Yolda hep gizli gizli elleşti benle, her mola verdiğimizde hiç bir fırsatı kaçırmayıp kızlığımı okşuyordu rezil herif. Gözlerimde ki isteksizliği ve kini görünce de basıyordu tokadı. Buraya geldiğimizin ilk gecesi hiç zaman kaybetmeden gerdeğe aldı beni. Kızlığımın akan kızıllığını görünce gökten koyun inen İbrahim gibi sevindi. Baktı o sevinirken benim gözlerimden yaşlar süzülüyor, sessiz sessiz ağlıyorum -Neme ağlarsın ula oropsu, aldım da itin öküzün sıçtığı köyden seni şehere gettim, kıymet bilmez oropsu- diyerek dövmeye girişti. Vurdu da vurdu vurdu da vurdu. Her günüm böyle dayak ve bu bunağın orospusu olmakla geçiyordu. Üç ay önce de gebeliğim başlamış ki nereden bileceğim ben, ben daha kendim çocuğum, çocuktan çocuk çıkar mı hiç? O da gebeliğimi farkedince karnıma vurmaz oldu, bilmeden istemeden canını sıkınca falakaya çekiyor, yüzüme vuruyordu. Hele ki bu karnımdaki bebe kız olsun, bu adam beni daha pis döver, ona erkek evlat veremedim diye hayatımı zindan eder. Hele çocuğun da akıbeti kötü olur benim gibi. Ben dayanamadım daha fazla, aldım onun tabancalarından birini, önce onu öldürüp sonra kendimi öldürecektim ama yapamadım, öldüremedim onu. İçim elvermedi, vazgeçtim ondan. Kendimi de öldüremedim, beceremedim. Kaçtım evden, Bir yerlere gidecektim, sığınacaktım ama geldim geleli evden bir adım atmadım ki insan tanıyasın, evin bahçesi kocamandı ki, -Neme lazım dışarısı, al sana kocaman bağ bahçe- derdi, salmazdı beni. Okuma yazmada bilmem. O oturduğum yerdeyken aklıma geldi hep bunlar, kaçsam boşunaydı, yollarda harap olacağım, belki de birilerinin tecavüzüne uğrayıp itip kakılacağım diye düşündüm, daha kötüsü o adam beni bulacaktı. O sırada oturdum o banka ve kendimi öldürmek için cesaret topluyordum ki sen dürtünce panikleyip kendiliğinden ateş ettim. Hepsi bu ağam."


 Kız bunları anlatırken Pertev'in gözlerine bakarak başlamıştı, Reşo'dan ve özellikle herifin yaşından, uğradığı tecavüzlerden, maruz kaldığı dayaklardan ve muamelelerden bahsederken ise başını utancından yerlere eğiyor, belli belirsiz tiksinti ve öfke işaretleri yüzünde yer buluyor, gözlerini bir sağa bir sola kaçırıyordu. Pertev hiç vakit kaybetmeden Yusuf'dan Reşo Ağayı bulmasını istetti. "Yavrum" dedi, "Anlattıkların doğruysa, benimle kalmak ister misin?... Evimin işlerini yaparsın, yememi yaparsın. Okuma yazma öğrettiririm sana, maaş veririm?"  Kızın bir an irkildiğini görünce hemen ekledi. "Merak etme e kuzum, senden karılık beklemiyorum... Hem bebeni öldürmüş olduk, borçluyuz sana karşı."

Kız çok utanmıştı, bu teklifi ölümüne istiyor, ama evet demeye, adamın yüzüne bakmaya utanıyordu. Başını yere eğmiş, bir süre öyle kalmıştı. Utana sıkıla "İs-te-rim bey-" derken Pertev hoş bir tebessümle birlikte sevgi, merhamet ve acının hissedildiği bir sesle "Beyim yok kızım, abi var. Pertev abi." diyerek yanağını okşadı.

Yarım saat kadar sonra ise Yusuf geldi Reşoyla beraber. Bu ince uzun, hala çoğunlukla siyah üç parmak kadar sakallı, Kürt olduğunu sonuna kadar hissettiren bir şalvar, üstüne Batı tarzında bir ceket, başına da bir agal takmış bu adam kızı görünce yaşından beklenmeyen bir çeviklikle "Vay nomıssız, demek kenden intihar haa" diyerek kıza atıldı. Pertev'e gerek kalmamış, Yusuf, ihtiyarı hemen yakalamıştı. "Küçülme dedem" dedi Pertev. "Otur hele şöyle" diyerek bir sandalye çekti. Kendisi ayakta kalarak devam etti. "Beybabam yaşına hürmetim sonsuz, amma ben bu kızı senden çekip alıyorum. Lamı cimi yok. Kaç para saydın bu kıza?" Aslında o kadar sinirliydi ki, -sen kim oluyorsun, vermiyorum kızı mızı- minvalinde bir karşılık almamak için dua ediyordu resmen. Sabredemez, öldürürdü çünkü adamı. Bu yüzden, konuşurken, elini kemerine atmış, bunu yaparken de silahın görünmesi için ceketi çekiştirmişti. Reşo ise aslında kızı çok istemesine, o olmazsa zevkten mahrum kalacağını düşünmesine rağmen, hiç bir itirazda bulunmamıştı. Haber salar, yeni bir kız bulurum diye düşünüyordu. Hiç pürüz çıkmadan, adresini vererek ayrıldı oradan.

Pertev'in kız için vereceği para ise beş bin Osmanlı lirasıydı.

Kıza selamet dileyerek Yusufla beraber çıktılar. Kız iyileşene kadar yanında olması için de kardeşlerinden birisini yollamıştı Pertev. Kıza çok ısınmıştı, onu çok fazla koruyup kollamak istiyordu ama henüz adını dahi öğrenmediğini düşünerek güldü haline.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder