Müjgan, iki gün daha Pertev'de kaldıktan sonra önce halasına, oradan da amca kızı ile baba ocağına dönmüştü. Beraber oldukları üç gün boyunca Pertev çok mutluydu. Her şeye daha farklı bakıyordu, herkese karşı daha olumlu, daha sevecen, daha çözüm odaklıydı. Yıkılması gerekeni bile tamir etmek otomatik olarak içinden geliyordu. Beraber bol bol çocuklarla oynamışlar, ihtiyacı olanlara canla başla büyük bir mütevazilik ve alçakgönüllük içinde yardım etmişler, hayvanları gülümsetmeyi hissetmişlerdi. O sabiiler dilsizdir ama minnettarlıklarını hissettirebilirler, işte bu çok güzel bir şeydir. Bunu yaşama bahtiyarlığı nasip olmuştu ikisine de. Hayırsız kocaların terkedip gittiği zor durumda olan çocuklu kadınların dertlerine ortak olmuşlar, sefaletin dibindeyken bile içten gülebilen yegane varlık olan o günahsız kuzuların tebessümlerine anlam katmışlardı. Savaştan gazi olup dönmek zorunda kalan ve çalışmaya imkanı olmayıp devletin de görmezden geldiği insanların listesini çıkarıp, bunlara ve yukarıda da bahsedilen herkese karşılıksız iyiliğin hala var olduğunu kalplere hissettirmek için Hurşit Akarsu adında bir yardım derneği kurmuşlardı. Gül emmi Hurşit emminin mirasını buraya akıtmıştı Pertev. Halkın iyi tanıdığı, bildiği, sevip sayıp güvendiği Pertev sayesinde bu derneğe azımsanmayacak kadar bağış geliyordu sürekli. İnsanların korktuğu, çekindiği, eli kanlı mafya ve kabadayılar ise bu bağıştan hiç eksik olmayanlardı. İlginçti işte, bir yanda gözünü kırpmadan insan öldürebilirken, diğer yanda hiç tanımadığı birini bile yaşatmak için çabalayabilirdi insan. Ademoğlunun bu karmaşıklığı ve zıtlığı o varoldukça varolacaktı.
Müjgan Perteve böyle iyi geliyordu işte. Aklına gelmeyenleri aklına getiriyor, gözünün önünde olup da görmediklerini gösteriyor, kalbinin ta derinlerinde yuva kurmuş sevip sevilme ihtiyacını öyle güzel karşılıyor, henüz yeni yeşeren bir çiçek tanesinin değer bulmasına sebep oluyor, bugüne ve geleceğe çok güzel bir ferahlık ve güven içinde bakmasını sağlıyor ve en önemlisi, Müjgan varken, edilen küfre bile gül uzatabilecek bir adam oluyordu. Günlerinin güzelliğinin sebebi o kürt kızıydı.
Aradan bir buçuk hafta geçmişti, Pertev çoğunlukla dernek işleriyle meşgul olmayı seçiyordu. Hem yapılacak çok iş vardı, hem de bunları yaparken Müjganı ve Emmiyi yaşıyordu.
Bugün, Şam kuşatmasının ikinci gününde Şamdan gelen top atışı sonucu iki bacağını da dizlerine kadar kaybetmiş bir gaziye ulaşmıştı. Bu adam özeldi, çünkü Emminin öldüğünü henüz bilmeyen komutan bir arkadaşı, bu adamın kimi kimsesi olmadığı ve burada ki durumu tam olarak anlatması için Hurşit'in yanına sevkedilmesini sağlamıştı. Hoş, Emmiyi bulamadıysa da mahalleye adım atar atmaz yeğeni onu bulmuştu. Adamı kahveye geçirip dinlemeye başladı.
"Evladım, Mehmet Paşadan Allah razı olsun. Ben gene atın üstüne bağlanıp savaşmak istedim ama o izin vermedi beni buraya gönderdi. Hurşitimin yanına göndereceğim seni dedi. Hurşit abiyi şahsen tanımam ama orada bulunan herkes adını bilir. Eski istihbaratçıymış, Arap, Kürt aşiretleri ondan cin görmüş gibi korkarlar orada. Az kök söktürmemiş. Devletin yumruğunu unutan herkese tekrar hatırlatmış. Bu işgalci köpeklerde az çekmemiş ondan. Bu Lawrence mıdır nedir it gibi korkar Hurşit abiden. Örnek de alıyor abimizi bu itin dölü. Unutma, muhabere olmadan muharebe olmaz. Şimdilerde de Kuşçubaşı Eşref ajanlık ve muhabere yapıyor oralarda. Onunda sadece adı vardır, Hurşit gibi. Böyle adamların cismine rastlamak, rastlansa da farkında olmak çok zordur. Belki bir ordunun bile yapamayacağı hizmeti yaparlar devlete. Açıkçası adını duymuş, işlerini işitmiş herkes gibi bende hayranım ona. Böyle bir vatan evladını görmeye geleceğim için de içim içime sığmıyordu buraya gelirken. Ebediyyete intikal etmiş demek. Çok, çok üzüldüm. Bağrıma bir kor saplandı sen bunu söyleyince. Müjdelerimiz de daim olsun oğul. Hani bu tayyareler var ya bu gavurların övünüp durdukları. Heh, yerimizi yurdumuzu, topumuzu tüfengimizi, sayımızı düşmana belli eden bu tayyareler. Sultanımızın da, mühendislerimizin de ömrü uzun olsun. Kafayı çalıştırmışlar. El Hermel'e bir baskın yapmıştı bizimkiler. Oradan bir tayyare ele geçirmişiz, devlet bu tayyareyi İskenderuna götürüp inceletmiş. Tersine mühendislik denilen bir şeyle de biz bu tayyarenin nasıl çalıştığını, nasıl uçtuğunu çözmüşüz. Bu tayyarenin aynından da en baştan vücuda getirmişiz. Sultanın emri üzerine de bu tayyarelere silah eklenip eklenemeyeceği üzerine çalışmalara başlamış mühendis takımı. Allah onlardan razı olsun. Ee Türk aklı işte babacım. Bizimkiler gecesini gündüzüne katıp bir örnek sunmuşlar. Bu tayyarenin burnunun altından pervaneye denk gelmeyecek şekilde uzatılmış 10mm şeklinde bir top eklemişler, düşman tayyarelerini vurması için. Kanatlarına ve gövde altına da bomba ve füze koymuşlar yerdeki düşman unsurları için. Daha sonra padişaha sunmuşlar. Babacım bu tayyarelerden tam 16 tane üretilmiş bir ay içinde. İsmini de Şark Bülbülü koymuş Padişah. Ben bizzat gördüm bu tayyareleri. Biz şimdi Şama dayandıysak bu keşif sayesindedir. Bu mühendis evlatlarımızın zekası sayesindedir. O El Hermel'i basan bölük sayesindedir. Ölüm kusuyor adeta bülbül. Düşmanın mekanize birliklerini biz daha temasa girmeden darmaduman ediyor. Toplarını kullanılmaz hale getiriyor. Nehirlerde yüzen gemilerini suyun dibine gömüyor. Çok büyük keşif bu tayyareler. Allah devamını getirmemizi nasip etsin bize. Bülbül vuruyor, biz temizliyoruz, bülbül vuruyor, biz temizliyoruz. Bir sesleri var, duyan düşman ölümün geldiğini anlıyor resmen. Öyle büyük bir nimet bu yeğenim. Gözümüz aydın, gözümüz. Amma ben yanarım ki benim nasibim de bu kadarmış. Aha böyle bacaksız bıraktı beni gavur. Utanırım halimden. Orada ölmediğim için şimdi her gün ölürüm. Almadı allah canımı, var demek ki bir bildiği."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder