9 Mayıs 2020 Cumartesi

1-4. sayılar

Solgun güneşin aydınlattığı hava iceri gri huzmeler halinde giriyordu. Insanların çoğu için kötü bir günün alameti olarak görülen bu havayı,  pertev, seviyordu. Kimi zamanlar bu havanın yanında yağmuru da severdi, tabi, ıslanmamak ve sıcakta olmak kaydıyla. Sadece, izlemekti onunkisi. Lapa yağan karda ise güller açardı içinde. Bir çocuk gibi olurdu. Mujganin tek bir saniye bile aklından çıkmamasına rağmen, böyle durumlarda coşkulu duygusal değişimler yaşardı. Karın getirdiği mutluluk ve Mujganin armağanı hüzün birbirine karışırdı. Aslında bu bir değişim değil bütünleşme haliydi. Gri gibi, siyahi da beyazida içinde barındırır ama tespit edilemez. Işte buydu onun vaziyeti. Karşılıksız severdi müjgani, "karsilik beklemedim, zaten görmedim de" derdi. Ama durum içeride oyle değildi, deli gibi karşılık beklerdi. Ondan tek istediği kendisini sevmesiydi, buna karşılık ona elinden geldiğince dünyayı sunacağını düşünürdü. Aslinda sadece bu bile, pettev için,mujganin kendisini sevmesine yeterdi. Sahi, neler yapmazdı ki onun  için? onu ısıtan sobanın odunu olmak bile kafiydi kimi zamanlar.
Gün ışımıştı, kuşlar böcekler uçuşmuyor, kargalar haykırıyordu " allahim, gayrimüslim mezarlığında mıyım " diye düşündü. Peşi sıra ister istemez kanı kabardı, yüzü gerildi, kaşları keskinlesti. Devleti savaştaydı. Güney cephesinden gelen haberler burnuna ihanet kokularını taşıyordu. Adeti üzerine bir bardak su içip herhangi bir lokma bişey yedikten sonra cama çıkıp cıgarasını yaktı. Beyni gitgeller içindeydi. Bir yandan müjgan bir yandan vatan kafasını allak bullak ediyor, hüzün bağları boğazını biraz daha sıkıyordu. Kararlıydı, bugün kimsenin kendisine ulaşmasına izin vermeyecek, bahcei saadete, podimaya, müjgan a gidecekti. Aslinda podimayi sevmezdi. Hem kötü bir şöhreti vardı hem uzaktı. Ama Mujhanin bulunduğu her her onun için bahcei saadetti. Mujgan onun için kutsaldı. Hic bir zaman onun hakkinda ahlaksızca ve kötü bir sey düşünememişti,  bilakis bunu düşünmeyi bile düşünmemişti. Mujgan onun için Tanri katından bir hediye, ölüm arkadaşıydı. Belki de bu karara cabuk varmıştı, mantıklı da olmayabilirdi ama kalbi, savaş sırasında kafir görmüş mücahid gibi taarruz ediyordu. Bu aralar Mujhanin kutsiyetini ve onun icin yapıp yapacağı fedakarlıklara değer olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı. Çakalın sakinliği et görene kadardır. Pertev için daha beterdi, bırak müjgani görmeyi, sorgusu başlar başlamaz bitiyordu ve derin bir keder kalbini sıkıştırıyordu. Ne haddineydi müjgani sorgulamak? Bu düşüncelerle belirsiz bir tebessüm yayıldı suratına. Korktukları bir bir başına geliyordu. Yillarca aşkı inkar etmiş, aşkın norobiyolojisini araştırmış, sonu olan bir hal olduğunu görmüş, böyle mantıksız bir şey için yıpranma, acı çekme ihtimallerinden hep kaçınmıştı. Gel gör ki, o pençeye yakalanmıştı. Üstelik aşkına karşılık gelmiyordu. Herkeze her şeye tonlarca küfür etti, her saniye içi parçalaniyordu. Ağlayıp rahatlamak istiyordu, o bile olmuyordu. Bu düşüncelerle ufaktan bir kahvaltiyla beraber bir iki bardak çay içmiş, podima yolunu yarılamıştı bile. Bir an hayret etti. Ne ara gelmişti buraya, isinlanmis miydi?

Sonunda varmıştı podimaya. Güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamış, turuncuya kayıyordu. Rüzgâr ara ara sert esiyor, usutuyordu pertevi. Hastaydı zaten. Önemsemiyordu ama, başlatma lan hastalığına, müjgan da hasta diyordu.

Hem, onun vatanında, yıllarını geçirdiği, havasını soluyup tasina toprağına bastığı, hayvanlarını sevdiği, hüzünlerini mutluluklarini yaşadığı, ona tanıklık eden bu şanslı memlekette bulunmak kendisine ıyi gelmeyecek miydi? Bunları düşünmeyi bilinçli olarak seçmiyordu, başka şansı yoktu ki garibin. Allah yazmış, allah oynatmıştı. Kaderin böylesine can kurbandı. Intihar haram olmasa, mujganin, yüzünü guldurdugu ilk anda canına bile kiyabilirdi, onun mutluluğuyla ölmek... tebessümle karşılardı azraili.

Hastane de olacaktı müjgan. Pertev, önce hastaneyi,sonra ilgili bölümü buldu. Bankların birinde beklemeye başladı. Kalbî, sanki oraya ait değilmişte çıkmak istiyormuşçasina göğsünü zorluyordu. Tabiatına aykırıydı bu durum. Genelde böyle heyecanlanmaz, duygularını yogun yaşamazdı. Yaşadığını da belli etmez, sezdirmez, kimsenin haberi olmazdı. Ama şu kürt çocuğu tabiatını sarsmıştı. Mevzu o oluncs gönlü hükmediyordu perteve. Söyle derinden bir besmele çekti.

Işte çıkmıştı müjgan, allahim, kalbi çıkacaktı çocuğun, soluğu kesildi. Evet, evet oydu, yürüyordu işte, yüzü asikti. Kendisini gördü, kafasını çevirip yürümeye devam etti. Bir kac saniye sonra pertevin bulunduğu taraftaki çıkışa doğru yürümeye başladı. Metreler kala pertevi farkettiğinde şekli şemali kaymıştı,şok olmuştu. Pertevin içi erimişti bu görüntüye, allahim tam şuan alsam canımı diye düşündü. Öylece kalakaldı. Kendine geldiğinde, müjgan köşeyi dönmüş, babam burada diyordu,evet yüzünde gülümseme vardı. Pertevin dili tutulmuştu. Tek kelime edemeden ayrıldı oradan, dilini açmak için birine geçmiş olsun demek zorunluluğu hissetmişti. Şapşalca bir tebessüm vardı yüzünde. Sadece yüzü değil, gönlünün içi gülüyordu, uçuyordu sanki.
Allahım,bu aşk denen şey neydi böyle, bir yüzü cennet bir yüzü cehennem.


 Hızlıca çıkışın karşısındaki cafeye gitti. Bir çay söyleyip, semavisini bir kez daha gormek için dualar ediyordu. Bu dua kabul oldu, müjgani babasıyla çıkarken bir kez daha gördü. Hem de gülümserken. Öyle çocukça ve içten bir gülüş yakalamıştı ki, bunun yarattığı etkiyi tarif edemezdi. Bir gün olur da birine anlatırsa, sadece, iki damla yaşın aktığından bahsedecekti. Bu öyle derin bir histi ki söylense söz utanır, yazılsa yazı kızarırdı. Zaten insanlar okuyup geçmiyor muydu? Dinleyip, en iyi ihtimalle, sırf yapmış olmak için tavsiye vermeyecekler miydi? E ne gerek vardı o zaman sahteliğe?

Cayın parasını ödeyip garsonla adeta sarmaş dolaş vedalaştıktan sonra hastanede müjgani gördüğü yere gitti. Ne yapacağını bilmiyordu. Niye gelmişti ki buraya? Bilinci kapalıydı yoldayken. Ayakları getirmişti onu buraya. Vücudunu beyni degil de ayakları yönetiyor gibiydi. Gözlerinde ise şeker kokulu hafif bir nem vardı. Mujganin çıktığı odanın dibindeydi. Etrafta az bir hasta kalmıştı. Babasının oturduğu koltuğa baktı. Ulan pezevenk dedi ve sırıttı hafiften. 20 yıl once attığın tohum bugün benim ağacım oldu. Pezevenk kelimesini sevdiklerine kullanırdı. Babası bir istisna olmuştu. Olsundu, ortalık biraz daha sakinleşti. Kendi oturduğu yere gitti. Kalktı, mujganin şok geçirdiği yerde durdu, etrafa baktı, onu gören kimse yoktu. Usulca, önce yeri öptü, sonra alnını sürdü. Buna kendi de inanamıyordu. Onu 19 saniye görmüştü. O 19 saniye, cennette yaşanan bir 19 saniye diye zihnine.

Dönüp dönüp arkasına bakıyordu durağa doğru giderken. Sevincine eşlik eden bir de hüzün vardı şimdi. Ona yakın olmak güzeldi ve birazdan gitmesi gerekiyordu. Kimseye söylemeyecekti yeri öptüğünü, bir allah bir kendisi bilsin yeterdi. Ayni zamanda mujganin da öğrenmesini istiyordu bir şekilde. Bilsindi, hissetsindi kendisinin 5 yıllıklarla, basit öngörüler ve ilk acılarla alakası olmadığını. Evet, neyin ne olacağını kimse bilemez ama yaşanmamışlıklarin pismanligi bir başka olurdu. Insanın peşini ömür boyu asla bırakmazdı.

Aklında bunlar varken vazgeçmişti dönmekten, mujganin mahallesine gidecekti. Bir şekilde bulurdu evlerini. Babasının aracını görmüştü zaten, ee, bir şeyi gerçekten istedi mi de yoktan var etmek kanında vardı. Zaman kaybetmemeliydi daha fazla. Tekrar yola çıktı, o garip mahalleyi buldu. Bütün sokakları tek tek arşınladı. Dolaylı şekilde cezaevine çıkan uzun toprakyol ve kuzey hattını saran bozkırda adımlar attı, hic bir sey düşünemeden takılı kaldı. Düşünemiyordu ama hissediyordu, arkasında müjgan, önünde bozkır. Bozkırın bu boş görüntüsü aldatmamışmiydi bir çok insanı? Daima tehlike barındırır ama bilmeyen veya yaşamayan bunu asla farkedemezdi. Imkan dahilinde olmadığını bilse de Kazak bir atlının çıkıp geleceği fikri, onu hem buradan gitmeye hem burada kalmaya zorluyordu. Bozkır, geceleri bir başka güzeldi. Bir kac dakikalığına müjgani unutturacak kadar. Ama ümitlenmesindi, o, müjgani Bir kac dakikalığına unutturabiliyorsa, müjgan da onu ömür boyu unutturabilirdi. Ki bunun ayak sesleri de gelmeye başlamıştı perteve. Tekrar sokakları fethetmeye başladı. Yafes yol gösterdi, baba aracını buldu, bu evdr baba evi olmalıydı. 3.kata ve yandaki boş araziye baktı. Bu odanın da müjgana ait olduğunu hissetti, öyle bir hiski ispat niteliğinde idi. Odanın camina asılı türk bayrağını gördü. Yaşlı bir ananın hüznü doldu ciğerlerine. Sahibinin öldüğünden bihaber bir köpek gibi masum hissetti kendini. Oğlum pertev dedi, eger şimdi ayrılmazsan buradan, yorgunluktan düşünce veya babası vurunca kendine gelirsin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder