Kızın çok doğal olduğuna dair işaretler almıştı Pertev, eğer yalan söylüyorsa bu kadar ustaca söylenebilir miydi bilmiyordu. Bağırmak ile sakin bir şekilde konuşmak arasında gidip geldi bir an. Sakin, rahat, zaten bildiği bir gerçeği duymak istermişçesine konuşmayı seçti. "Kızım" dedi, "Seni kimin gönderdiğini biliyorum, sadece itiraf etmeni istiyorum." Kız hayretle ağzını açıyordu ki hemen susmasını söyledi Pertev. Ceketinin sağ iç cebinden çakısını çıkarırken devam etti "Ölmek istediğini söylüyorsun.". Ellerini açtı ve "seve seve" dedi. Kızın ürktüğünü ve belli etmemeye çalıştığını hissetmişti. Çok üzülebilecek de olsam öldüreceğim galiba diye düşünüyordu. Kızdan gözünü hiç ayırmamıştı. Yaklaştı ve kızın iki bileğini de kesti. "Eğer konuşursan şimdi öleceksin, isteğine kavuşacaksın. Yok eğer konuşmam diyorsan da bil ki hıncımı uzun bir süre senden çıkaracağım, öldürmeyeceğim seni. Sürekli ölüme yaklaştırıp çekip alacağım seni oradan, sürekli acı çekeceksin. Sen seç kızım, değmez hiç bir şey için."
Yusuf bunların blöf olması için dua ediyordu adeta. İçi çekilmişti herifin, nutku tutulmuştu. Her ne olursa olsun bir kız eğer öldürülecekse acı çektirilmeden öldürülmeliydi. Bir şey deyip karşı çıkmak da istemiyordu. Hiç bir şey dememeyi seçti ve bir iki adım geri çekilerek ayakta dikilmeye devam etti. Pertev, Yusuf'un bu iç hesaplaşmasından haberdar olsaydı, "Ah be Yusuf'um, merhamete karşı beni seçtin, kaybettin Yusuf'um." derdi.
Kıza ettiği bütün bu tehditlere karşın aslında Pertev'in işkence gibi bir amacı yoktu asla. Eğer konuşmazsa, onu hayata döndürüp sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu hissettirecek, hala konuşmazsa da öldürmek zorunda kalacaktı. Çünkü, sağ bıraktığı takdirde bu kız dönüp dolaşıp aynı insanlarla bir olacak ve tekrar karşısına çıkacaktı. Üstelik Sabetaycıların gözünde konuşmadığı için artan bir itibar ve bebesi öldürüldüğü için büyük bir kin ile. İşte bu yüzden ölmeliydi bu kız.
Kız ölmek istemişti ama ölüm kendini hissettirince bunun o kadar iyi bir fikir olmadığını anladı. Bilekleri kanıyordu, ölüm her saniye vücudunu sarıyor, Azrail çatıya oturmuş zamanın gelmesini bekliyordu. Kolay sanmıştı ölümü, olmadığını anladı. Demek ki içten içe bu adamların kendisini öldürmeyeceğini düşünüyordu ki o kadar rahat bir biçimde öldürün beni demişti. Bileklerinde hissettiği o sızıya daha fazla dayanamadı ve bir sinir krizi geçirmeye başladı. Acı acı ağlayarak "Lütfen durdurun şunu, Allah rızası için durdurun şunu. Siz beni bir başkası sandınız, ben seni korktuğum için vurdum, seni tanımam etmem, yalvarırım durdurun şunu." diye feryat etti. Sözlerinin arasında korkudan doğan bir boşluk vardı sürekli. Öyle kötü bir durumdaydı ki çok zor konuşmuştu. Olabildiğine hissediyor lakin konuşamıyordu. Ancak bu kadarı çıkabilmişti dudaklarından.
Pertev Yusuf'a bi koşu hemşire çağırmasını söyledi. Hemşireler gelince Yusuf'dan orada kalmasını isteyerek dışarı çıktı ve bir cigara yaktı. Kafası çok karışmıştı, neydi bu böyle? Acaba kendisi fazla paranoyak mı davranmıştı? Kıza olmayan anlamlar mı yüklemişti? Ah ulan insan beyni diye geçirdi, fevkalade olduğun kadar felaketsin de.
Yusuf'a orada kalmasını, kendisinin akşamüstü gibi geleceğini söyleyerek kahvedeki emminin hatıratı için yaptırdığı odaya geçti. Kafası zonkluyordu adeta, acaba yanlış mı yapıyorum düşüncesi beynini kemiriyordu. Kahvehanenin deposuna koyduğu bir kaç rakiden birini aldı ve odaya geçip içmeye başladı. Şu an ne düşünmek, ne de düşünmemek istiyordu. Hiç bir şey istemiyordu. Eğer düşünceler kendiliğinden akarsa düşünecek, akmazsa boş boş oturacaktı. O an ölse hemencecik onu da kabullenirdi. Uyusa onu da. Hiç bir şey olmadı ama. Ne bir şeyler düşünebiliyor, ne de uyuyabiliyordu. Kafası yavaşça sallanıyor, gözleri tam kapanıp uykuya dalacakken birden açılıveriyordu ve hiç birini isteyerek yapmıyordu. Şu an kontrol kendisinde değildi sanki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder