30 Mart 2020 Pazartesi

14.sayı

Ve çok güzel bir sürprizden habersiz bir şekilde camiden dışarı ilk adımlarını atarken başı yerde, yüzü hafif bir tebessüm içindeydi. Karşısında siyahlar içinde birisi vardı. Siyahlara bürünmesine karşın ışık saçıyordu sanki. Pertev'de ki yansıması buydu. Müjgandı o akla kara. Pertev gözlerine inanamıyordu. Aman yarabbim sen nelere kadirsin deyip, şükürler, içinde derya olmuştu. Cennetteydi sanki, onu görmek, hele bu kadar hoşuna giden bir cami avlusunda görmek, hele yaslar içinde yüzerken görmek, hele hiç beklemediği bir anda görmek Pertev'i bir cennetten alıp başka bir cennete sokmuştu. Yavaş adımlarla yanına ulaştı. Her şeye rağmen bulundukları huzur ve edep gereği mesafeliydiler. Faytonla gelmişti buraya Müjgan, arabayı işaret etti. Araba görünümlü saadet kayığına bindiler. Müjgan'ın gözlerinde dizginleyemediği yaşların izleri, dudaklarında son bulan hasretliğin muştusu vardı. Konuşacak, söz söyleyecek dermanı yoktu. Sarılabildi sadece. Yalnız bunun bile Pertev için büyük bir nimet olduğunu hissederdi. İçi de rahattı bu yüzden. Pertev muazzam bir saadet içindeydi. Böyle büyük HUZURların yalnız rüyalarda veya masallarda olacağını düşünmüştü, mutluluğu kadar şaşkındı da. Hiç bozulmasın istiyordu bu durum. O an dua etmese bile, bu bahtiyarlık ortamı aslında Şimşeklerin sahibine bir ibadetti. Yaratıcıyı unutmadan gülebilmek, manevi her kapıyı açardı. Yeter ki niyetler temiz olsun.

Pertev'in evine giderken, biraz yürümek için erken indiler. Müjgan zaten yağmuru severdi. Pertev için ise bu akşamki yağmur bir başkaydı. Sanki tenine değen her damla Allah'tan bir selam idi. Hissedebildiği kadar hissetmek istiyordu o yüzden. Keşfedebildiği kadar keşfetmek. Olabileceği kadar sarhoş olmak.

Evin halini unutmuştu ama Pertev. Her yer dağınıktı, uzunca bir süredir ne temizleniyor ne toplanıyordu. Sağda solda çoraplar, kıyafetler, bir kaç boş şişe, her yer sigara külü ve izmarit. Eve girince Müjgan gibi Pertev de şaşırdı, ama o bunu nasıl unuttuğuna şaşıyordu. Utanmıştı biraz. Böyle ihmalkarlık etmezdi normalde. Gözleri içeriyi iyice süzdükten sonra Müjgana ulaştığında, Müjgan'da -e ben ne güne duruyorum- anlamında bir bakış vardı. Ee doğru ya, bu gün değilse yarın olmayacak mıydı böyle bir durum? Beraber o gece güzelce bir temizlik yaptılar. Müjgan'ın, sen gündeliğe git tarzı esprileriyle geçen bol kahkahalı bir temizlik sürecinin ardından, sokağı genişçe gören, iki yanından ağaç dallarının baş verdiği, evin cumba kısmında koyu birer kahve içtiler. Şu içtikleri bir fincanın kırk yıl hatrı olmasını şu an Pertev'den fazla isteyen yoktu. Müjganın varlığıyla saadet gülleri açmıştı evde. Oturduğu her yer, elinin, ayağının değdiği her yer, bezi kaç saniyede sıktığı, kahveden bir yudumu kaç saniyede içtiği ve kaç yudumda bitirdiği, hemen hemen bir çok detay istemsiz bir şekilde beynine kazınıyordu. Bunlara sebep olan duygunun yansıması kimi zaman çılgınlık kimi zaman teslimiyettir. Eğer bir gün bir yazar çıkıp da “Kara sevda?” “Evet! Dedim.” “İşte insana o çılgınlıkları yaptıran o duygunun adı budur.” veya

"Kara sevda, gözleri bağlı olarak bir uçurumun kıyısında yürümek değil miydi? Birine sevdalanmak, donmuş bir gölde, nerede ve ne zaman kırılacağını bilmene imkân olmayan ince buzlar üzerinde yürümek anlamına gelmiyor muydu?"

 derse haklı sayılmaz mıdır? Güneşi, Müjganın gözlerinde bulurken aklından aynı anda bu düşünceler geçiyordu. Müjgan da buraya nasıl gelebildiğini anlatmaya koyulmuştu o sırada. Müjganların evi dedesinden miras kalmıştı ve uzun yıllar orada oturuyorlardı. İstanbul da ki tek mirasın Müjganın babasına verilmesine herkes razı olmuştu, çünkü herkes köyde memnundu. Müjganın babası da İstanbul da ki taşınmaz mirası değerlendirerek daha sonra bu evi yapmıştı. Burada, hatta Pertevlere yakın bir yerde de halası oturuyordu, geri kalan akrabalar hep Şark vilayetlerinde yaşarlardı. Bundan bir hafta önce en büyük amcası paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek Müjganlara gelmiş, bu amca da kumarbaz ve har vurup harman savuran birisiymiş. Babası vermek istememiş, köye geri göndermeye çalışmış ama gönderememişti. Amca bunun üzerinde daha da hadsizleşerek bu mirasın hepsinin hakkı olduğunu, artık payını istediğini söylemişti, Peder de çok sıkışık olduğu için onun payını bile veremeyeceğini söylemiş, hiç hoş karşılık bulmamıştı. Amca, parayı ödeyemezsen evi sat öyle ver diyordu, resmen dağdan gelip bağdakini kovuyordu. Bir çözüm için diğer kardeşlerin köyden gelmelerini haber etmişlerdi, Müjgan da bu sırada tüm bu tantanadan bunaldığını söylerek amca kızıyla beraber halasına gelmek istemiş, izin de almışlardı. Allahtan, halası da anlayışlı bir kadınmışta buraya gelmesine göz yummuş. E, Müjgana da güveniyormuş zaten. Ellerinden öpmüş, yanaklarını kızartmış öpmekten halasının. Pertev' de sen mi ben mi diye geçirdi içinden, halana bile kurban olurum. Derdini, tasasını anlatması Pertev için önemliydi. Sonuçta onun dertlerine kendi derdi gibi bakıyordu. Bir şekilde amcasına ulaşıp ne lazımsa vermeyi düşünüyordu. Kendisinin bu isteğini söylemediği zaman ona gönül koyacak bir kaç büyüğü vardı zaten. Evet evet, yapmalıydı bunu. Hiç bir şey söylemeden özür dileyip gitsindi amcası. Bahis konusu amca olunca emmi tekrar ağırlık kazandı zihninde. Emmim, bak durumuma diyordu, beni görebildiğini biliyorum. Bak benim kalbimde papatyalar filizleniyor, tebessümüm içten geliyor. Ne dersin halime? Münasip midir başımın tacı?

Ve şimdi, emminin gülmediğini kanıtlayabilecek olan var mıdır?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder