Kapısının yumruklanmasıyla fırladı yataktan Pertev. Mutfaktan ekmek bıçağını kapıp, aniden açtı kapıyı. En azından bir şaşkınlık da karşıdaki geçirsindi. Geçirdi de. Lakin aklına gelen başına gelmemiş, arkadaşı Selimi bulmuştu karşısında. Hiç de hoş bulmamıştı işin aslı. Gözleri kan çanağı, saçı başı darmadağın olmuştu. Az sonra Mahşerin atlısı gibi çökecek bir haber verecekti Pertev'e. Hurşit Emmi ölmüştü. Kalp krizi geçirmiş, olduğu yere yığılmış, sarı bıyıkları yerle buluşmuştu.
Selim, nasıl söyleyeceğini bilemiyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu, sadece Emmi diyebilecek cesareti vardı, öyle de yaptı. Pertev, kalbinin yarıldığını hissetti. Tarifsiz bir sızı duyumsadı orada. Gözleri karardı, ayakkabılığa zorlukla tutunarak dik durabildi. Kendini yasladı ayakkabılığa, tüm kuvveti çekilmişti adeta. Elindeki bıçak düşmüş, sağ ayağına saplanmıştı. Onun bile farkında değildi. Selimin toparlamasıyla Morga gittiler. Çok zor bir kaç gün geçirdi Pertev. Uyutmak zorunda kaldılar. Ne birini dinliyor, ne tedavi oluyordu. Bunun için uyutmak zorunda kalmışlardı. Kendinde olduğu sürece hiç ayrılmamıştı Emminin cansız bedeninin dibinden. Tabutun başında bulunmuş, Cenaze namazını bile o kıldırmıştı. Toprağa o bırakmış, tahtaları o koymuştu. İlk toprağı, son toprağı o atmıştı. Su dökmüş, gül koymuştu. Muazzam bir kalabalık vardı cenazede, emminin elinin değdiği çok insan vardı. Taziye dilekleri uzun sürmüştü, üzüntüsüne rağmen herkesin bir an önce gitmesini istiyordu. Herkes gidince yakın bir kaç kişi kalmıştı, artık bağıra çağıra da onları göndermişti Pertev. Ağlamamak için zor tutmuştu kendini, şimdi ise kimsenin olmasını istemiyordu orada. Emmisiyle yalnız kalınca, saatlerce kah kesik kesik kah hüngür hüngür kah hıçkıra hıçkıra ağladı. Gece yarısına kadar oturdu orada. Arkadaşları zorla götürmeseydi belki sabaha kadar oturacaktı. Ölüsü bile olsa yakındı emmisine çünkü. Toprağın altındaydı sadece. Metreler vardı aralarında. Yüreğinin parçalanmasını bu dindiriyordu bir nebze. Sadece, emmisi ile yalnız kalmak istiyordu, rahat bırakılmak istiyordu. Ama ne gücü ne takati vardı arkadaşlarına direnebilecek. Evine götürdü arkadaşları Pertevi. Hiç bir söylenene cevap vermiyor, kimseye bakmıyordu. Gözlerini karşısına kilitlemişti, küçüklüğünde yaptığı gibi. Duvar bomboştu ama emmisini görüyordu orada. Arkadaşları da Pertev'in bu haline perişan oluyorlardı. Hiç iyi değildi durumu. Bir şekilde uyutmaları gerekiyordu çocuğu. İki kişi, zar zor, güreşe tepine bayılttılar Pertev'i.
Aslında, her ne kadar arkadaş da olsalar, hadlerine değildi bunu yapmak. Kendisine böyle bir baskı uygulanmasını hiç sevmezdi Pertev. Üstelik bu sefer cehenneme düşen bir kuzuydu da. Gözünü kapar, kime ne yaptığını bilmezdi. İyi ki, gücü yoktu. İyi ki, daha sonra arkadaşlarının bu hareketini mazur görebileceği bir empati yeteneği kazandırmıştı ona Emmi. Varlığına şükür derdi emmisine, kime diyecekti artık bunu? Bu kadar büyük bir güvenin nağmeye bürünmüş halini kime söyleyebilecekti? Güven, hayat pınarlarından birisiydi onun için. Bu pınar, eksik mi kalacaktı artık? Böğürtlenim dediği Müjgan'a diyebilir miydi acaba Varlığına şükür? Derdi büyük ihtimalle. Hatta ihtimali yoktu bunun, kesindi. Lakin Müjgan dermiydi ona, Varlığına şükür? Şu zamanlarda Müjgan yanında olsa ne iyi olurdu. Emindi, emmisinin yüzü gülerdi yukarıdan buna. Yüzü ne demekti hatta, gözlerinin içi gülerdi. Yeğeninin gülmesine, gözleri gülerdi onun.
Ölüler güler miydi hiç? Kimse görmedi diye, ölüler gülmez midir?
.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder