Sabah erkenden Hurşit emminin kahvesini açtı. Suları ısıtıp çayı demledi. Ilk bardağı kendisi içti. Günün ilk çayından büyük bir keyif alırdı. Sigarası hiç eksik olmamakla beraber kimi zaman bu ekibe bir gazete kimi zaman bir plak eşlik ederdi. Bazen de bu sabah olduğu gibi plak eşliğinde yoldan gelip geçeni izlerdi. Huyu gereği gelen ilk müşteriye içinden sövdü. Zorunlu olursa elinden gelen her işi yapardı ama geleceğine birikim sağlamayan basit hizmet işlerini sevmiyordu. Sövmesi de buradan geliyordu. Hoş, bu da işi değildi zaten.
Ara sıra erken gelip Hurşit emmisinin dükkanını açar, her şeyi hazır hale getirirdi. Konumu, statüsü, yaşı ne olursa olsun bunu yapmaktan hiç erinmezdi. Kendince kardeşlik, torunluk yapardı ona. Bir dediğini iki etmez, her ihtiyacına koşmaya çalışırdı. Yeri başkaydı emmisinin. Ben böyle iyi bir insanı hakedecek ne yaptım dediklerindendi. 12 yıl önce babasından yediği dayaklardan gına gelmişti perteve. Evden kaçmıştı. Gidecek kimsesi yoktu. Akşam ezanına kadar vakit geçireyim, babam oraya gelmez düşüncesiyle hayaltepeye çıktı. En izole yerine gidip o yüksek yerden manzarayı izlemeye koyuldu. Hemen önü uçurumdu, bu yüzden aşağıya hiç bakamıyordu. Gözlerini tam karşıya kilitlemişti. Ve dalmıştı. Bu dalış, hem ölümüne hem yaşamına sebep olacaktı.
Buralarda çok köpek vardı ve hep saldırırlardı. Her defasında defetmeyi de bilirdi pertev. O yüzden tepeye çıkarken hiç düşünmemişti. Ama bu sefer işler öyle gelişmedi, defolan pertev oldu. Hemen arkasından haykıran gür havlama sesleri, dalmış olmanın meydana getirdiği arttırıcı etkiyle onu dehşete düşürmüş, bir düzine çiviye sertçe oturmuş gibi ileri atılmıştı. Bahtsız bedevinin önündeki tehlikenin daha büyük olduğunu idrak edebilecek zamanı dahi olmamıştı. Pertev, sonraki hayatı dahil hic bir zaman böyle korkmamıştı. Köprüden geçerken aşağı bile bakamazdı o. Hayat, onu tam da kabusunun kucağına atmıştı. Ama, allah, şükür kapılarını hiç bir zaman kapatmaz. Düşüşün ikinci saniyesinde tutunduğu kayada öğrenmişti bunu. Vargücüyle sarılmıştı kayaya. Kaya da ona sarılmıştı. Birbirlerine kavuşan iki sevgili gibi. Tutunmuştu tutunmasına ama, buradan kendi başına çıkmasına imkan yoktu. Rahat olabileceği bir pozisyona geldi. Köpekler hala havliyordu yukarıdan. Yetmemiş miydi zaten bu yaptıkları?
Yardim çağırmak istiyordu ama belki babası duyar diye havanın kararmasını bekleyecekti. Babası, büyük ihtimal, zaten akşam gelir diye eve çekilmiştir diye düşünüyordu. Ama tedbirli olmak istiyordu.
Hava kararınca sesini kademe kademe arttırarak yardim istemeye başladı. Imdat diye bağırıyordu.
Yaz aksamıydı, pek üşümüyordu zaten. Bu biraz moral oluyordu ona. Ama kimse gelmiyordu. Bağırmaya devam ederken sözler veriyordu kendine. Sigaralarını gözünün önünde kırıp yedirecekti babasına büyüyünce. Hatta evden kovacaktı. Hem çok öfkeliydi hem de çok korkuyordu. Sinirleri allak bullak olmuştu. Ağlıyor, bağırıyordu. Tam da bu sırada köpeğini gezintiye çıkaran hurşit akarsu sesleri farketmiş, pertevi bulmuştu. Bekle dedi perteve, ağlama oğlum, hemen kurtaracağım seni buradan diyerek ümit veriyordu. Hursitin yüreği dağlanmıştı, ağlayarak koşuyordu arabasına. Kim bilir kaç saattir oradaydı o cocukcagiz. Kim bilir ne kadar korkmuş, ağlamıştı.
Bagajdan kaptığı halatı aldığı gibi çocuğun yanında bitti. Sakin ol e mi kuzum, geçecek şimdi her şey diyordu. Ikisi de ağlaşıyordu. Halatı perteve sarkıtıp sımsıkı bağlamasını söyledi. Pertev bağlama bilmiyordu, ben sıkıca tutunurum abi dedi. Elmecbur kabul etti hurşit. Dualar eşliğinde, hüngür hüngür halatı çekmeye başladı. Her saniye canından can gidiyordu sanki.
Pertev düze çıkar çıkmaz öyle bir sarıldılar ki adeta bir bütün olmuşlardı. Maddenin ötesinde manevî bir bütünlüktü bu. Bıraksa tekrar düşecekmişçesine sarılıyordu çocuğa hurşit. Yavrum, kuzum diyor, sel gibi gözyaşları dökülüyordu gözlerinden. Pertev, öyle bir sahiplenme ve merhamet görmüştü ki, dilinden "baba" döküldü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder